Her nekadar böylesi bir başlığı açmaktan haya ve tevakkuf etsekte, böyle bir konunun ehil bir kimseden iktibasla okunmasının gerektiği kanaati de bizlerde hasıl olduğu için bu başlığı açmakta elzem olmuştur. İslam ile ve İslam'la birilerinin kurtuluşuna vesile olmaya çalışırken, tekfir kurumunun, hele hele bu dönemlerde ikide bir önümüze temcit pilavı gibi sürülmesi hakikaten taaccub ile karşılanacak bir durumdur. Müsteşriklerin ve yandaşlarının (modernistler) gayretiyle gündemimize oturtulan ve birçok yönden manüpüle edilen "Farz-ı misal İslam ümmeti", dünya sahnesindeki vakarını ziyadesiyle kaybetti ve gücünü de iyice kaybetmektedir. (Yeiste değiliz). Fakat güzide şahsiyet İmam Gazali'nin de buyurduğu gibi ; [b]"zira "La ilahe illallah" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir...."[/b] fehvasınca hareket etmek , uhuvveti islami tesis etmek gündemimizden düşürüldü.
Ne gariptir ki, dikkat ettiğimiz ve bazı isimlerce ileri sürülen başlıkların hepsi tekfir içerikli. islam ümmeti kan ağlarken, birbirlerine kırdırılırken, isimleri toplumca duyulmamış, hatta varlıklarından bihaber olunan kişilerin gündeme getirilerek, insanların kafasına şüphe tohumları ile bu kişileri incelemeye yönlendirmekte pek akıllı bir iş olmasa gerek ve bu büyük bir handikaptır, kendi açımızdan. Zira bir kişiyi yanlışa yönlendirmek istiyorsanız, ona o yanlışın varlığından haberdar etmeniz yeterlidir. Bu kadar sahih rivayet varken, mevzu rivayetlere ne hacet. Bu kadar salih zat varken, paradoks isimlere gündeme getirmeye ne hacet.. ALLAH sonumuzu hayr eylesin, seyyiatlarımız mahfeylesin..
Bu yazımız ne Vehhabileri vb. fırkaları aklar ve onların yanlışlarını tasdik eder manadadır, ne de birilerini yalanlar manadadır. "El-aczu an derki'l-idrak idrakun" fehvasınca bazı iktibaslarda bulunmak istiyoruz.
İmam El- Gazzali'ye ait olan ve itikadi fırkalardan tekfir edilecek ve edilemeyecek olanlarına dair bir iktibası "El-iktisad fi'l itikad" adlı eserinden yapmak istiyoruz.
Felsefeciler dışında kalan Mu'tezile, müşebbihe ve diğer bütün fırkalar. Bunlar, tasdik ehlidirler ve bir maslahat sebebiyle olsun olmasın, yalanı (nasslarla bildirilen hususları tekzip etmeyi) cazi görmez, tekzib maslahatı uğruna (nassların) ta'liliyle iştigal etmezler. Yaptıkları te'vilden ibarettir; ancak te'villerinde hatalıdırlar. durumları içtihad sahasına girer. Haklarında hüküm verme durumunda olan kişinin, tekfir edilmemelerine bir yol bulduğu sürece onları tekfirden sakınmaya meyletmesi uygundur. zira "La ilahe illallah" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir....
"Bize göre, tevilde yapılan hatanın tekfiri gerektirdiği sabit değildir. Böyle bir hatanın tekfir gerektirdiği konusunda delil gösterilmesi şarttır. (Buna mukabil) tasdik ehlinin kanının korunmuşluğu (dokunulmazlığı) ise "La ilahe illallah" demesiyle kesin bir şekilde sabittir. Bu delil, ancak "kesin" bir delile ile geçersiz kılınabilir.
"Bu söylediklerimiz, tekfirde aşarı gidenin aşırılığının bürhan (kesin delil)'dan kaynaklanmadığı konusuna dikkat çekmek için yeterlidir. Zira bürhan ya bir asıl veya bir asla dayanan kıyas olabilir. Burada (bir kimsenin tekfiri için gerekli olan)asıl, nassların açık bir şekilde yalanlanmasıdır. Nassları yalanlamayan kimse(nin takındığı herhangi bir tavır) ise "yalanlama" anlamına kesinlikle girmez. Bu itibarla, şehadet kelimesini söyleyen kimse, umumi ismet (kanının ve malının korunmuşluğu/dokunulmazlığı) zırhı altında kalmaya devam eder.
"Nassları açık bir şekilde tekzib etmeyen, ancak Hz.Peygamber (sav)'den tevatüren, malum olan Şer'i asıllardan birsini inkar edenlerdir. Bir kimsenin "Beş vakit namaz farz değildir" demesi, kendisine Kur'an ve hadisler okundğu zaman, "Bunun hz. Peygamber (sav)'den sadır olup olmadığını bilmiyorum; belki de hata ve tahriftir" demesi, keza bir kimsenin, "Ben hacc'ın farziyetini itiraf ediyorum; fakat mekke'nin ve Kabe'nin nerede olduğunu ve insanların namazda yöneldikleri ve haccettikleri memleketin, Hz.Peygambe (s.a.v)'in haccettiği ve Kur'an'ın tavsif buyurduğu belde olup olmadığını bilmiyorum" demesi böyledir. Bu kimsenin de küfrüne hükmedilmesi gerrekir. Çünkü o, (aslında nassları) tekzip etmekte, ancak bunu açıkça söylemekten kaçınmaktadır. Yoksa mütevatir tariklerle sabit olan hususların anlaşılmasında avam ve havass müşterektir.
"Bu durumdaki kimsenin söylediğinin butlanı, Mu'tezile mezhebinin butlanı gibi değildir. Zira Mu'tezile'nin kabul etmediği mütevatir hususların idraki, araştırma ve basiret ehli kimselere mahsustur. Şu kadar var ki, söz konusu şahıs eğer yeni müslüman olmuş ve bu sebeple (kabul etmediği) hususlar onun nezdinde henüz tevatüren sabit olmamış ise, kendisine, bu konulardaki tevatür, nazarında sübut bulana kadar mühlet verilir . (burada bir parantez açaraktan şunu belirtmek istiyorum ki; tevatür hususunda da mezhebler arasında ihtilaf mevcuttur. Zira, hanefi mezhebinin tevatür anlayışı; ashabın tamamının uygulayıp, aktardığı uygulamalar tevatüre girmektedir ki, buna örnek ; namazın beşvakit kılınması, orucun başlangıç ve bitiş saatleri. Bunlar mütevatir hükmündedir, fakat nüzul-i isa mevzusundaki rivayetleri ise İsa bin Eban'ın mütevatir anlayışına göre meşhurdur D.E) Biz böyle kişiyi, tevatürle malum olan bir hususu inkar ettiği gerekçesiyle tekfir etmeyiz.
"Eğer bir kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in gazvelerinden birisini veya Hz.Ömer (ra)in kızı Hz. Hafsa (r.anha) ile evlendiğini, yahut Hz.Ebu Bekr (r.a)'in varlığını ve hilafetini inkar ederse, bu sebeple tekfir edilmesi gerekmez. Çünkü bu, din'in asıllarından olup, tasdik edilmesi gereken herhangi bir aslı tekzip değildir. Ancak hacc, namaz ve İslam'ın diğer rükünları böyle değildir...."
"Nassaları açıkça tekzip etmeyen ve din'in asıllarıyla ilgili olan ve tevatüren malum bulunan bir hususu yalanlamayan, ancak sıhhati sadece icma ile bilinen bir hususu inkar edenler..
"Ben bu konuda hemen hüküm verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Zira icma'ın hüccet olduğu konusunda birçok problem mevcuttur ve bunlar, neredeyse icma ile sabit olan hususları inkar eden kişiye özür teşkil edebilecek durumdadır. Ancak ybu kapı bir kere açılacak olursa, birçok çirkin durumlaa yol açar. "Mesela bir kimse "Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)'den sonra bir resul gönderilmesi caizdir" diyecek olursa, bu kimsenin tekfirinde tevakkut etmek normal karşılanamaz. Böyle bir hususun imkansızlığının dayanağı, araştırıldığında kaçınılmaz olarak İcma'dan istinat bulacaktır. Zira akıl, Hz.Peygamber (sav)'den sonra bir resulün gönderilmesini imkansız bulmaz.
"Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen, "Benden sonra nebi yoktur" sözü ve Yüce ALLAH'ın Hz.Peygamber (s.a.v) hakkında "Nebilerin sonuncusu" buyurmuş olması, bu görüş sahibii tevilden aciz bırakmaz. bu gibi ayet ve hadisler karşısında o kişi şöyle diyecektir: "Bu ayetteki "nebiler" ifadesinden kasıt, resuller içinde ulul azm olanlardır." Buna karşı "Buradaki "nebiler" kelimesi umum ifade eder" denirse, o da "umum ifadenin tahsisi"ni gündeme getirir. Keza bu kimse, Hz.Peygamber (sav.)'in "Benden sonra nebi yoktur" sözü ile kastedilenin de "Resuller" olmadığını, "nebi" ile "Resul" arasında fark olduğunu söyleyecek, "nebi"nin mertebe olarak "resul'den daha yüksek olduğunu söyleyecek ve buna bene hezeyanlar ileri sürecektir"...(El-GAZZALİ, Ebu Hamid Muhammed b.Muhammed "El-iktisâd Fi'l-İ'tikâd", Dârul-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut-1403/1983 ;s.155 vd.)
İktibas burada bitti...
Selam ve dua ile
|