5/11/2007 - Müceddid hadisi ve bir açıklama |
Mezkur hadis konusunda alimler iki görüşe ayrılmıştır. Bir çok alim hadiste geçen "men yüceddidü" lafzının delaleti bir zattır. Ve bu dirayette olan alimler, İslam tarihinde temayyüz etmiş kişileri, hadisin delaletine göre müceddid telakki etmişlerdir. Örnek vermek gerekirse; İlk yüz yılın müceddidi ; Ömer İbni Abdilaziz'dir.
Mâkûs görüşte olan alimlere göre ise tek bir zat değil bir kadro veya cemaattir. Hadiste "men yüceddidü" şeklinde geçen ibaredeki "men" lafzı mevsuledir. Müfrat'a geldiği gibi tesniye ve cemi için de gelir. Hadisi bu şekilde anladığımızda ise; ALLAH her yüz sene başında bu ümmetin dinini tazeleyen alim bir kadro/cemaat gönderir.
Burada ki diğer bir husus ise kişilerin dünyayı sadece kendi kültürlerinden ve bölgelerinden ibaret görmesidir.Aslında, muhalif görüşteki (tek zatı kabul edenler) kardeşlerimiz birinci izahı kendilerine mesned alarak itirazda bulunabilirler.Fakat aynı dönemde, dünyanın farklı bölgelerinde alimler ortaya çıkarak, halka kendi dilleriyle ve kültürleriyle hitap ederek, dine karışan bidatleri ve yanlış görüşleri izale eylemişler ve tecdid harekatında bulunmuşlardır. Bunu göz ardı ederek, güzide şahsiyetleri bu tecdid harekatının dışında telakki etmek ve kendi görüşlerini dikte etmek pek insaflı bir tutum değildir. Dileyen birinci izahı kabullenir, dileyen ikinci izahı kabullenir. Lakin ikinci izah daha makuldur. Zira görünen hal ve vakıa bunun ispatıdır..
Ve Tecdid makamına getirme yetkisi sadece ALLAH'ındır. Bu yetkiyi kendin de görenler, birilerine mevki ve yetki atfedenler, acaba yetki ve mevki atfedici konumda olduklarına mı inanıyorlar ? Böylesi konuların ümmet içinde problem teşkil etmesi üzücü ve küfrün yardakçılarının ekmeğine yağ sürmesi bakımından da önemlidir. Bırakın bu mevkiyi, yetkiyi ALLAH versin. Bizler kendi konumumuzla ve neler yapacağımızı konuşalım, tartışalım..
Tartışılması gerekenleri tartışmayarak, tartışılmaması gerekenleri ise temcit pilavı gibi gündeme getirerek tartışarak, cennete olan iştiyakımızı kaybediyoruz.
Mevla zülcelal , İslam kardeşliği paydasında buluşarak, aramızdaki ihtilafları İslam potasında eriterek, yekpare,yekvücud olmayı nasip ve müyesser eylesin..
Muvaffakiyet ALLAH'tandır..
Selam ve dua ile.. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
1/7/2007 - Birkaç rivayet ve açıklama |
Esselamu aleykum ve rahmetullah
İlk tahric etmiş olduğunuz hadis ile alakalı olarak size vereceğimiz linkte, uzun uzadıya cevap olmasa da , bu işin mütehassısı tarafından böylesi rivayetlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği anlatılmaktadır. Link; http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=287
İkinci tahriciniz ise hadis usulüne göre ; Mevkuf hadis başlığı altında müteala edilmektedir. Bu hadis çeşidinde Rasulullah (sav) efendimizden rivayet edilen hadisler gibi "takrir,fiil,kavil" sahabi tarafından yapılmaktadır. Bu nev'iden hadislerin, Peygamber efendimize atfedilen hadislerle aynı seviyeye addedilmesi imkansızdır. Nitekim ALLAH-U Teala Kur'an-ı Kerim'in de şöyle buyurmaktadır ;
"O kendi arzu ve hevâsından konuşmaz. Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir" (en-Necm, 53/3-4). (Farklı tefsirleri mevcut olsada, müteahhirun ulemanın görüşleri bizim iktibasımız meyanındadır.)
Mezkur Mevkuf hadisin birkaç varyantı bulunmaktadır. Buhari ve Müslim'in şartlarına uygun olarak rivayet ettikleri hadisin metni şöyledir ;
"Abdullah b. Abbas (r.a)dan , Ömer (r.a), Rasulullah'ın minberine oturmuş ve şöyle demiştir: " Şüphe yok ki ALLAH, Muhammed (s.a.v) i hakikatlerle gönderdi, kendisine kitabı indirdi. İndirilenler içiresinde Recm Ayeti de vardır. Biz bu ayeti okuduk, belledik ve kavradık. Rasulullah s.a.v recm cezası uygulamıştır. Kendisinden sonra da biz, recim cezasını uyguladık. İnsanların üzerinden uzun bir süre geçip de birisinin "Allah'ın kitabında recim cezasını bulamıyoruz" diyerek ALLAH'ın indirdiği bir farzı terk etmelerinden ve bu yüzden sapıtmalarından endişe etmekteyim. Kadın-Erkek, evli bir kimse zina ettiğinde, şahitlerin bulunması veya gebelik yahut itirafın bulunması halinde bu kimseye recim cezası ALLAH'ın kitabında bir haktır."
Abdurrezzak İbn Hemmam Musannefinin iki yerinde (VII, 330 ve XI, 412) ise :"Hz. Ömer: Kabir azabını inkâr edenlerin ortaya çıkacağını, onlar daha ortaya çıkmadan önce haber vermiştir. Sadece Kabir azabını değil, Deccali, Havzı, Mü’minlerin cezalarını çektikten sonra cehennemden çıkacaklarını inkâr edecek ve Recm cezasını inkâr edecek, bunların olmadığını, olamayacağını ileri sürecek bir takım insanlar türeyeceğini söyleyerek ta o günden Müslümanları uyarmıştır. " şeklinde ki rivayeti zikretmiştir.
Ehlince malumdur ki, mücerret akıl ile bilinemeyecek konularda -ki gaybiyyat ile ilgili ahbar bunların başında gelir- senedi Sahabi halkasında sona eren rivayetler de merfu (Hz.Peygamber'den rivayet edilmiş) hadis hükmündedir. Bu, Usul-i Hadis'de mukarrer kaidelerdendir. Dolayısıyla bu rivayetin "nebevi bir ihtar ve ihbar" olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Zira, Hz.Ömer (r.a)'ın değindiği bütün olaylar bugün sudur eden neo müctehidlerimizle ortaya atılmakta ve yokluğu iddia edilmektedir.
Hz.Ömer'in "Kur'an'a ilave ediyor" ifadesinden kasıt, (birçok büyük sahabenin kendi mushafı bulunmaktaydı: Hz. Osman'ın mushafı (bugün elimizde bulunan mushaflar bunlardır),İbn Mesud'un mushafı şeklinde birkaç örnek zikredebiliriz.Bunlar mushaflarının kenarına notlar almaktaydı) Kenarına not almak şeklindedir. Günümüz diliyle anecdote/anekdot veyahut dipnot olarak telakki edebiliriz. Şimdilik bukadarıyla iktifa edeceğiz. eğer ki vaktimiz müsait olursa diğer "rivayet"lere de değinmeye çalışacağız..
Muvaffakiyet ALLAH'tandır..
Dua buyrun..Selam ve dua ile... |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/6/2007 - Kabir azabı haktır-1 |
Ahmed b. Hanbel, Ümmü Mübeşşir (r. a)’in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “Neccaroğullarının bahçelerinden, içerisinde o kabileden cahiliye döneminde ölmüş olan birtakım kimselere ait mezarlar bulunan bir bahçede olduğum sırada, Rasulullah (as) yanıma geldi. Onların azap gördüklerini duyunca dışarı çıktı ve : “Kabir azabından Allah’a sığının” diye buyurdu. Ben kendisine: “Ey Allah’ın Rasulü! Onlar kabirlerinde azap görüyorlar mı? Diye sordum. “Evet, hayvanların tümünün duyduğu bir azap görüyorlar” diye buyurdu. (Ahmed b. Hanbel. Müsned, c. 6, s. 362)
Peygamber Efendimiz kabirdeki azabın korkunçluğunu şu ifadelerle anlatmaktadır: “Bu ümmet, kabirlerinde imtihan edilecektir. (zorlukla karşılaşacaktır) Eğer ki birbirinizi kabirlere defnetmemenizden endişe etmemiş olsaydım, benim duyduğum şu kabir azabı ile ilgili sesleri sizin de duymanız için dua ederdim” (Müslim, Cennet, 17)
Bir başka rivayette: “Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Eğer kişi oradan kurtulursa, sonrası daha kolay olur. Eğer oradan kurtulmazsa sonrası daha zorlu olur. Ben kabirden daha korkunç bir man-zara görmüş değilim” (Tirmizi, Zühd, 5. )
Sa’d b. Ebû Vakkas (r. a)’dan dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s. a. v. ) namazlardan sonra şu duayı okuyarak Allah’a sığınırdı: “Allahım! Korkaklıktan, cimrilikten sana sığınırım. Erzeli ömürden sana sığınırım. Dünya fitnesinden sana sığınırım. Kabir fitnesinden sana sığınırım. (Buhari, Cihad, 25, Daavat 37, 41, 44; Müslim, Zikir 50, 52; Nesai, İstiaze 5, 6, 27, 39; İbn Mace, Dua 3. )
Ebu Hüreyre (r. a)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s. a. v. ) şöyle buyurdu: “Biriniz namazda tahiyyatı bitirdiği zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin: Allahım! Cehennem azabından ve kabir azabından, hayat ve ölüm fitnesinden, kör deccalın fitnesine uğramaktan sana sığınırım. ” ( Müslim, Mesacid, 128, 130, 134; Ebu Davud, Salat, 149, 179 ; Nesai, Sehv, 64. )
Enes (r. a)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s. a. v. ) şöyle dua ederdi: “Allahım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım. ”( Müslim, Zikir, 50; Ebu Davud, Vitir, 32; Nesai, İstiaze, 7. )
Buhari ve Müslim’in Abdullah b. Amr’dan rivayet ettikleri bir hadiste peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Sizden biri öldüğünde, gideceği yer sabah akşam kendisine gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise, cennet ehli arasında, cehennem ehlinden ise cehennem ehli arasında yerini görür. Kendisine de “Allah Teala’nın insanları yeni-den dirilteceği zamana kadar senin yerin işte burasıdır” denilir. ( Buhari, Cenaiz, 89; Müslim, Cennet, 17)
Buhari ve Müslim, Abdullah b. Abbas (r. a)’ın şöyle söylediğini rivayet etmiş-lerdir: “Rasulullah (a. s) iki kabrin yanından geçti ve şöyle buyurdu: “Bu kabirlerde yatanlar azap görmekteler. Ama büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar”. Rasulullah (a. s) daha sonra sözüne şöyle devam etti: “Evet, bunlardan birisi insanlar arasında söz taşırdı. Diğeri ise bevlinden sakınmazdı. ”. Rasulullah (a. s) daha sonra yeşil bir hurma dalı istedi, onu ikiye ayırdı ve bir parçayı kabirlerin birine, diğerini de diğer kabre dikti ve: “Umulur ki, bu dal kuruyuncaya kadar onların azapları biraz hafifletilir” diye buyurdu. (Buhari, Vudu, 56; Müslim, Taharet, 34)
Kabir azabının varlığına delalet eden hadisler mütevatirdirler. Bu konuda varid olan haberler şöhret derecesine ulaştı ve bu dereceye ulaşan haberler istidlali ilmi gerektirir. Ayrıca kabirde azabın olması aklen mümkün olan bir şeydir. Aklın olmasını caiz gördüğü bir şeye sem’i deliller de şahitlik ediyorsa bunu kabul etmek gerekir. Rasulullah (a. s)’ın kabir azabından Rabbine sığındığı haberleri tevatür derecesine ulaşmış olup bu konuda ahad haberler de varid olmuştur. Kabir azabının olacağına dair Peygamberimizin hadislerini Beyhaki, İsbatü azabil-Kabr ; Suyuti, Şerhu’s-Sudur bi şerhi hali’l-mevta ve’l-Kubur ; İbn Recep el-Hanbelî, Ahvalü’l-Kubur ve ahvalü ehliha ile’n-Nuşur ; Kurtubi, et-Tezkira fi ahvali’l-Mevta ve Umuri’l-Ahira adlı kitaplarında toplamışlardır. İmam Buhari de Sahihinde bu konuyla ilgili bir bab ayırmıştır İmam Buhari bu bab başlığında K. Kerim’den ayetler de zikretmiş olup bununla kabir azabıyla ilgili delillerin sadece hadisler olmayıp ayetlerin de kabir azabına delalet ettiğini göstermek istemiştir. Ve “K. Kerim’de kabir azabına delil yoktur” diyenleri de reddetmiştir.
Hz. Ömer: Kabir azabını inkâr edenlerin ortaya çıkacağını, onlar daha ortaya çıkmadan önce haber vermiştir. Sadece Kabir azabını değil, Deccali, Havzı, Mü’minlerin cezalarını çektikten sonra cehennemden çıkacaklarını inkâr edecek ve Recm cezasını inkâr edecek, bunların olmadığını, olamayacağını ileri sürecek bir takım insanlar türeyeceğini söyleyerek ta o günden Müslümanları uyarmıştır. Hz. Ömer’in bu uyarısını Abdurrezzak İbn Hemmam Musannefinin iki yerinde (VII, 330 ve XI, 412) zikretmiştir. Kabir azabının asıl adı Berzah azabıdır. Ölünce insanların çoğunun kabre konulması ve azabın çoğunun bu nedenle kabirde gerçekleşmesi nedeniyle berzah azabına kabir azabı denilmiştir. Bir kimse herhangi bir nedenle kabre gömülmese bile ona yine kabir azabı ulaşır.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
31/5/2007 - Peygamberimiz ve Gençlik.. |
Esselamu aleykum Rahmetullah
Bismillahirrahmanirrahim
Alemlerin Rabbine Hamd-u sena, Kul'u ve Rasulu Hz.Muhammed (s.a.v) efendimize ve sair enbiyaya salat-u selamlar olsun.
Hz.Peygamber s.a.v efendimiz döneminde olan gençlerle, şimdi ki ahir zaman gençliğini kıyas nevinden bir yazıyı buraya aktarmak istedik. Gayret bizden muaffakiyet RABBİM'den..
Etrafımıza göz attığımızda konuşulan konular görülünce Ahir zaman Nebi'si ve Resulu hz.Peygamber (s.a.v) efendimiz döneminin gençliğinin islam adına yaptıkları ve Rasulullah'ın onları tayin ettiği görevleri görünce gerçekten şimdiki gençlik hakkında insan hüzüne kapılıyor. belki birçok kardeşimiz bize bu sözlerimizden dolayı kızacak bizlerede fırsat verilmiyor verilse biz neler yaparız diyenlerin seslerini duyar gibiyiz. Acaba bizlere fırsat verilse aşağıya alıntılayacağımız konumları kaldırabilirmiyiz. Belki diyenler olacak o zaman Kutlu Nebi s.a.v efendimiz vardı, şimdi yok. Peki şimdi yok ama yarın islam'i bir devlet olsa ve o devletin emir'i bizi onlar gibi bir görev atasa acaba gerçekten şimdiki halimizle o görevi ifa edebilirmiyiz.
Acaba konuştuğumuz konulardan,sergilediğimiz hal ve tavırlardan ALLAH teala memnunmudur? Bir müslümanın bir işe başlamadan önceki niyeti bunu sorgulamaktır. Bu hayatımızın her alanına şumul eden bir sorgulamadır. Zati biz enbaş niyetlerimizden mesuluzdur. Sonra bu niyetin fiilayatı ve sonucu olan seyyiat veya hasenattan. Bu yüzden Rabbim bizlerin seyyiatlarını hasenata tebdil eylesin. Niyetlerimizi halis amellerimiz salih eylesin. Bu uzun ve sıkıcı girişten sonra bir kaç kardeşimizin yazılarından iktibas ettiğimiz konumuza girelim.
Mîlâdî VII. Yüzyılda, tarihin en köklü değişikliklerinden birini gerçekleştiren İslam, toplumun her kesiminde kabul görmüştür. Bu yazımızda, ilk İslam toplumunun oluşmasında gençlerin rolünden ve Hz. Peygamber’in gençlere verdiği önemden bahsedeceğiz.
Hz. Peygamber, tebliğe başladığı ilk andan itibaren kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ayırımı yapmaksızın tüm insanları İslam’a davet etmiştir. Nitekim ilk müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden fertlerin yer aldığı görülmektedir. Ancak, bu fertler arasında gençlerin çoğunlukta olduğu görülmektedir.
Mekke’nin nüfuzlu ve refah içinde yaşayan ailelerine mensup gençler, İslam’a; yaşlılar, köleler, fakirler, kimsesiz ve zayıf kimselerin duydukları sempati ve ilgiden daha fazlasını göstermişlerdir. İslam’ı yayma konusunda Hz. Peygamber’e asıl destek ve yardımcı olanlar bu idealist gençlerdir. Nitekim ilk müslümanlardan birkaç kişi, elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslam’ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes’ud ve Zübeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam ve Sa’d b. Ebî Vakkas 17, Mus’ab b. Umeyr 18-20, Abdullah b. Ömer 13, Câfer b. Ebî Tâlib 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebû Ubeyde ve Hz. Ömer 25-31 arası. Bunların dışında genç yaşta İslam’ı kabul eden pek çok şahıs mevcuttur. Bunlar arasından İslam’ın Mekke ve Medine dönemlerinde ve Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönemlerde çok önemli fonksiyonlar üstlenen şahsiyetler yetişmiştir. İçlerinden devlet başkanları ve ülkeler fetheden komutanlar çıkmıştır.
Bu gençlerin faaliyetlerine örnek olmak üzere, Hz. Peygamber’e evini tahsis eden Erkam b.Ebi’l-Erkam’ın İslam’ın ilk yıllarında üstlenmiş olduğu role burada temas etmek istiyorum. Peygamberliğinin ilk yıllarında Hz. Peygamber’in Erkam’ın evindeki (Dârü’l-Erkam) faaliyetlerinin önemli bir merhale teşkil ettiği görülmektedir. Bu ev, tebliğ faaliyeti için son derece elverişli idi. Kâbe haremine dahildi. Safâ tepesinin eteğinde bulunuyordu. Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkati çekmeden burada temas kurma imkanı vardı. Ayrıca Mekkeli müslümanlar da Erkam’ın evine kolayca gelip gidebiliyorlardı. Hz. Peygamber burada bir yandan sahâbeye dînî bilgiler öğretiyor, diğer yandan İslam’a davet görevini yerine getiriyordu. Kur’an okunuyor, namaz kılınıyordu. Bu evdeki faaliyetler sonucu birçok kimse İslam’a girmiştir. Hz. Ömer burada müslüman olanların sonuncusudur. Dârü’l-Erkam’ın merkez olarak kullanılması, ilk müslümanların İslam’ı kabul tarihlerine bir esas teşkil etmiştir. Nitekim tarihçiler, ilk sahâbîlerin müslüman oluşlarını, "Resulüllah’ın Dârü’l-Erkam’a girmesinden önce-sonra", "Dârü’l-Erkam’da iken" şeklinde tarihlendirmiştir. Hz. Ali’nin gençliğindeki faaliyetleri herkes tarafından bilinmektedir. Kazandığı kahramanlıklarını 20 ilâ 30 yaşları arasında gerçekleştirmiştir.
Gençlerin, Mekke döneminde İslam’ın Arap yarımadasının dışında tanınmasında da önemli faaliyetleri olmuştur. 25 yaşlarında iken Habeşistan’a hicret eden Câfer b. Ebî Tâlib’in, İslam’ı savunmak üzere Habeşistan hükümdarının, hıristiyan din adamlarının ve saray erkanının huzurunda yaptığı konuşma, edebî yönden ve muhtevâ açısından tarih kitaplarımızı süslemektedir.
Dârü’l-Erkam’da iken müslüman olan Mus’ab b. Umeyr, I. Akabe bîatından sonra Hz. Peygamber tarafından Medine’ye öğretmen olarak gönderildi. O sırada 25 yaşlarında bir genç olan Mus’ab b. Umeyr’in faaliyetleri sonucunda pek çok Medineli müslüman oldu. Hepsinden önemlisi Üseyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muaz gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslam’a girişini sağladı. Tarihçi İbnü’l-Esîr, Mus’ab’ın bu faaliyetinin, İslam’da bıraktığı eser açısından önemine vurgu yapmaktan kendini alamaz. (1) Medine döneminde de gençlerin faaliyetleri dikkat çekmektedir. Burada Zeyd b. Sâbit’in faaliyetlerine temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber tarafından komşu hükümdar, emîr ve Arap kabilelerine gönderilen mektupların çoğu Zeyd b. Sâbit’in kaleminden çıkmıştır. Keza komşu ülkelerden gelen mektupları tercüme etmek ve cevap yazmak için Hz. Peygamber’in emriyle İbranice ve Süryanice öğrenmiştir. İyi bir miras bölüştürücüsü olduğu için savaşlarda ele geçen ganimetlerin taksimine memur edilmiştir. Vahiy katipleri arasında yer almıştır. Hz. Peygamber vefat ettiğinde yaşı 21 civarında idi. Hz. Ebû Bekir döneminde Kur’an-ı Kerim’i cem’eden komisyonun başkanı idi. Bugün elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim’i cem’eden komisyonun başkanının bu faaliyeti gerçekleştirdiği sıralarda 22 yaş civarında olması, İslam’ın ilk döneminde gençlerin ne derece büyük rol oynadığını ortaya koymaktadır.
İslam hukukunda kıyasın edille-i şer’iyyeden biri ve ictihadın meşrû olduğuna dair Hz. Peygamber döneminden bir olay nakledilir. Buna göre Hz. Peygamber Muaz b. Cebel’i Cened’e kadı ve öğretmen olarak gönderirken, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm vereceğini sorar. Muaz "Allah’ın kitabına göre hüküm veririm" der. Hz. Peygamber "O’nda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?" diye sorar. Muaz "Resulüllah’ın sünnetine göre hüküm veririm" der. Hz. Peygamber "Eğer Resûlüllah’ın sünnetinde de hüküm bulamazsan ne yaparsın?" deyince Muaz "Kendi görüşüme göre hüküm veririm" der. Hz. Peygamber onun bu cevabından son derece memnun olur. Hz. Peygamber Muaz hakkında "Ümmetim içinde helal ve haramı en iyi bilen Muaz’dır" buyurmuştur. Muaz’ın, Hz. Peygamber tarafından Yemen’e gönderildiği esnada yaşlı başlı bir insan olduğu düşünülebilir. Halbuki Muaz o tarihde 26-27 yaşlarında bulunuyordu. Hz. Peygamber vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiştir. Gençlerin fetvâ vermesine müsade etmiştir. Gençlerden öğretmenler tayin etmiştir.
Hz. Peygamber gençleri asla istismar etmemiştir. Onları muhtemel tehlikelerin kucağına atmaktan kaçınmıştır. Onların heyecanını istismar etme cihetine kesinlikle gitmemiştir. Gençleri çoğu yaşlı sahâbîlerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir. Mesela Tebük seferinde sancağı Zeyd b. Sâbit’e, Bedir’de Hz. Ali’ye, vermiştir. 18 yaşlarında olan Üsâme b. Zeyd’i Suriye’ye gönderdiği orduya komutan tayin etmiştir.
Hz. Peygamber’in gençlere verdiği önem ve onun döneminde gençlerin gerçekleştirdiği faaliyetlere dair verdiğimiz bu özet bilgilerden sonra, bugün gençlerin ve büyüklerin birbirlerine karşı davranışlarında dikkat etmeleri gereken hususlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.
Gençler, sahabenin Hz. Peygamber’e bağlılığını, onu sevmesini, ona itaati örnek almalıdırlar. Hz. Peygamber’i sevmeli ve ona itaatin Allah tarafından istenen bir husus olduğunun bilincinde olmalıdırlar.
Hz. Peygamber’in güvenilirliğini, hakbilir, hakşinas bir şahsiyet oluşunu kendilerine örnek almalıdırlar. Nitekim Hz. Peygamber güvenilir bir şahsiyetti. Gençliğinde, 25 yaşlarında iken Mekke’de sadece "el-Emîn" diye anılıyordu.
Hz. Peygamber, 20 yaşında iken Hilfülfudûl cemiyetine katılmıştı. Bu suretle Mekke’nin emniyetinin sağlanmasına henüz genç iken katkıda bulunmuştu. Bu hareketiyle haksızlığa karşı olduğunu göstermişti.
Gençler Hz. Peygamber’in çevresine, arkadaşlarına bağlılığını, ashabına olan şefkat ve merhametini, dostluğa verdiği önemi ve doğruluğunu kendilerine rehber edinmelidirler. Gençlere Hz. Peygamber’i anlatanlar kendileri de onun ahlakını yaşamalıdırlar. Çünkü gençler, Hz. Peygamber’i yetişkinler vasıtasıyla tanıyacaklardır.
Onun hayatı gençlere, kimliklerini oluşturmada model olarak sunulmalıdır. Bunun için gençler Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili kitapları okumalıdırlar. Gençler aynı zamanda Kur’an’ı iyi öğrenmelidirler.
Hz. Peygamber toplum içinde meydana gelebilecek tefrikaları önlemeye çalışırdı. Gençler de onun bu vasfını örnek almalı, tefrikaya fırsat vermemeli ve tefrikaya alet olmamalıdırlar. Yetişkinler de gençleri tefrikaya alet etmemelidirler.
Dinin en iyi gençlikte yaşanacağı bilinmelidir. Nitekim Hz. Peygamber, kıyamet gününde arşın gölgesi altında mutlu olacaklar arasında, gönlü Allah’a bağlı, severek Allah’a ibadet eden gençleri de saymıştır.
Gençlik deyince sadece erkek çocuk akla gelmemelidir. Gençlerin yarısını genç kızlarımız oluşturur. Kız çocukları bizim değerimizdir. İslam’ı ilk kabul edenler arasında genç kızların ve kadınların önemli mevkii vardır.
Hz. Peygamber’in İslam kardeşliğine verdiği önem gençlere örnek olmalıdır. Gençler Hz. Peygamber’in istişâreye verdiği önemden ders almalıdırlar. Başkalarının, büyüklerin tecrübelerinden, birikimlerinden istifade etmeleri gerekir. Hz. Muhammed, peygamber olduğu halde, başkalarına danışmış, kendisini istişare müessesesinin dışında tutmamıştı. Hatta istişare ona Allah Teâlâ tarafından emredilmiştir. Çünkü herkesin herşeyi bilmesi mümkün değildir. Bazıları, bazı şeyleri daha iyi bilirler. Diğerleri de onların bilgi ve tecrübesinden istifade ederler.
Hz. Peygamber’in sağlığı korumaya verdiği önem, gençler için bir örnektir. İnsan sağlığına zararlı olan pek çok alışkanlığa, mesela sigara, içki ve kumara, gençlik döneminde alışılır. Gençler bu konuda dikkatli olmalıdırlar. Büyükler de bu hususlarda gençlere kötü örnek olmamalıdırlar. Eve sürekli sarhoş gelen bir baba, çocuğunu içkinin kucağına düşmekten kurtaramaz.
Mutlu ve huzurlu bir aile ortamının, gencin ruh ve beden sağlığı açısından önemli olduğu asla unutulmamalıdır. Sağlıklı aile olmadan sağlıklı gençlik olamaz. Bu bakımdan aile yapısı sağlam tutulmalı, aile bireyleri arasındaki olumsuz ilişkiler çocuğa yansıtılmamalıdır. Büyükler, gençlere karşı zararlı sonuçlar doğurabilecek, birincisi despot, diğeri de lâubali bir aile büyüğü olmak gibi iki aşırı tutumdan kaçınmalıdırlar. Yoğun sevgi, genç insanın kendi öz benliğini, öz kimliğini bulmasını güçleştirebilir. Bunun yanında sert tutumlar gençlerin büyüklerden soğumasına; gencin silik, çekingen bir şahsiyet olarak yetişmesine ve daha başka olumsuzluklara yol açabilir. Dolayısıyla baskıcı tavırlar konusunda dikkatli olunmalıdır. Gençlik çağı topluma açılma çağıdır. Arkadaş seçimi genç için çok önemlidir. Arkadaşın yerini aile dolduramaz. Bununla birlikte anne-baba da çocuğuyla arkadaşça, dostça ilişkiler kurmalıdır. Genç, anne-babasını en yakın dost bilmelidir. Gençler genellikle büyüklerin kendilerini anlamadığından, büyükler de gençlerin kendilerini dinlemediğinden şikayet etmektedirler. O halde problem tek taraflı değil, çift taraflıdır. Bu durum da, anlaşmazlıkların temel sebebinin iletişim eksikliği ve kopukluğu olduğunu göstermektedir.
Aile içinde, geleneksel terbiye metodumuzda itaatkar evlat yetiştirmek, esas hedeftir. Hiç şüphesiz, saygı ile itaat arasında ilişki mevcuttur. Şu kadar var ki, bunları özdeş hale getirmemek gerekir. İtaat kavramından, doğru-yanlış demeden anne-babanın her dediğine boyun eğmek anlaşılmamalıdır ve gençten de bu istenmemelidir. Çünkü böyle bir itaatin saygı ile ilgisi yoktur. Anne-baba, gençleri robot durumuna düşürmemelidir. Onlardan böyle bir itaati de beklememelidir. Çünkü bu tür bir davranış, saygıdan ziyade korkunun, silik şahsiyetli ve çekingen olmanın bir ifadesidir. Genç çocuğunun duygularını cesaretle dile getirdiğini gören baba, onu susturma yerine, bundan mutluluk duymalıdır.
Hz. Peygamber ihtiyarlıktan önce gençliğin kıymetinin bilinmesini istemiştir. Çünkü gençlik değerlendirilmezse faturası ağırdır. Halk arasında "gençliğini yaşamak" tabiri çok sık kullanılır. Gençliğini yaşamak demek, birtakım arzuların peşinde koşmak anlamına gelmemelidir. Elde fırsat varken iyi bir insan, iyi bir müslüman olmanın yolları aranmalıdır. İbadetin yaşı ve sınırı yoktur. Büluğ çağından itibaren herkes mükelleftir. Üstelik ölümün ne zaman geleceği de belli değildir.
Hz. Peygamber aile fertlerinin eğitilmesine çok önem vermiştir. O, insanlara, bildiğini anlatacağı ilk kişilerin aile fertleri olduğunu söylemiştir. Kendisine gelen heyetleri "Ailenize dönün ve onlara ta’limde bulunun" derdi. Aile fertlerini eğitirdi. Hz. Peygamber’in aile fertlerine karşı tutumu gençlere hem teorik açıdan öğretilmeli ve hem de genç bizzat kendisi, bunun uygululamasına aile içinde tanık olmalıdır. Aile büyükleri gençleri ihmal etmemelidirler.
Başarıya ulaştıran ancak ALLAH'tır
Kaynak: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-/âbe, Muhammed İbrahim el-Bennâ ve Muhammed Ahmed Aşûr, I-VII, Kahire, V, 182.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
31/5/2007 - Ricalü'l-gayb ve abdal |
Sual : Sevgili kardeşim,bakara suresi 251.ayetle ilgili sorum.Merhum imam Kurtubi'nin tefsirinde gecen EBDAL ile ilgili siz ne düsünürsünüz.
Ebdal kelimesi dilimize abdal ve budela olarak geçmiştir. arapça da ise ikisi de karşılık, birbirinin yerine geçen manalarına gelen bedel ve bedil kelimelerinin cemi siğasındandır...
abdal telakkisi tasavvuf zümreleri arasında çok benimsenmiş ve ricalü'l-gayb telekkisi ile entegre olmuştur. İbnü'l-Arabi Ricalü'l-gayb ve abdal konularına etraflı bir şekilde el-futühatü'l-Mekkiye'sinde değinmiştir. Abdal anlayışı ilk dönem ehli sünnet alimlerinden ibnü'l-Arabi'ye kadar farklı, İbnü'l-Arabi'den sonra ise farklı bir anlam yüklenmiştir. Ahmed b.Hanbel muhaddisleri abdal olarak nitelendirirken, imam şafii ve imam buhari'de beğendikleri kişiler hakkında bu ifadeyi kullanmışlardır.
İmam Suyut-i el baberü'd-dal adlı eserinde abdalların sayısının kırk olduğu görüşünü savunmuştur. Ve yaygın olan kanaat onların sayısının kırk olduğudur.
Abdal mevzusuyla alakalı olarak onların sayısı hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bize kadar ulaşan rivayetlerde ebdal (abdal)ların sayısı hakkında 7,30,40,60,70,80 gibi farklı rakamlar içerdiği görülmektedir..Konuyla alakalı olarak Ahmed b.Hanbel'in Müsnedinde yer verdiği hadiste, hadis şöyle geçmektedir ; İbn'i Ubey'den rivayet edildiğine göre, Hz.Ali (r.a) ırak'ta bulunduğu sıralarda şam ehlinden onun meclisinde söz açılarak bazıları tarafından Ya Emirel müminin! onlara lanet et denildiğinde, O; "Hayır, ben Rasulullah s.a.v'in ebdal, şamda bulunurlar. Onlar kırk kişidirler, onlardan herhangi biri ölse Allah teala onun yerine bir başkasının geçirir, yağmurlar onların hürmetine yağar, düşmanlara onlar sebebiyle galip olunur ve şam ehlinden onlar sebebiyle azap çevirilir. (Müsned ;1/112) Müsned'de geçen bu hadisler hakkında senedlerinde zayıf raviler bulunduğu için tenkid edilmiştir. Mevzu'ya bahis hadislerin büyük kısmı ibnü'l cevzi, ibnü's salah, ibn teymiyye, zehebi vs.... gibi muhaddisler,fakihler ve kelamcılar tarafından sened ve metin tenkidine tabi tutulmuştur.
İbn-i Cerir Et taberi Camiul Beyan ; 2/404 ; Abdullah ibn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah S.a.v şöyle buyurdu ; Şüphesiz ALLAH, salih bir mü'min sayesinde komşularından yüz hane halkının başından belayı def eder. Bu hadisten sonra İbn-i ömer (r.a) Bakara suresi 251 nci ayetten " ve lev'la def'ullahinnese ba'dahumü bi ba'din lefesedetil er'du" kısmını okudu. İbn-i kesir bu hadisin isnadındaki Yahya ibn said-ibn attar el-hımsi olduğun söyler ve son derece zayif bir ravi olduğunuda belirtir.
Fahreddin Er-Razi Mefatihu'l-Gayb adlı eserinde bu ayetin tefsirinde ; "Ayette defedilmeyle alakalı olarak, def edilen şeyden bahis edilmemiştir. Bunun din hususundaki şerler veya dünya hususundaki şerler veyahut hem dini hemde dünyevi şerler olması muhtemeldir. Buradaki maksad şerlerin defiyse, buradaki murad-ı ilahi emr-i bil maruf ve nehyi ani'l-münker yapanlardır" buyurmuştur. Ardındanda ,
Rad suresi 22 - Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler. İşte bunlar, bu hayatın akibeti kendilerinin olacak olanlardır
Al-i imran suresi 110 - Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır.
Bakara suresi 251 nci ayette buyurulan "...ve lev'la def'u allinnese (ennese kelimesinden bedel-i ba'z'dır) ba'ahüm bi ba'din lefesedetil er'du" ennese lafzının ebdallara delalet ettiği tefsirlerde geçmektedir. Ayetin devamında "Lakin ALLAH bütün alemlere karşı büyük bir fazl sahibidir" buyurlarak, müminlerin hayrı sebebiyle, kafirlerin şerrini def etmesinin kendisi tarafından bütün yaratıklar için büyük bir iyilik olduğunu açıklamıştır.
Hac suresi 38 - Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez.
Hac suresi 40 - Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her şeye galiptir).
Feth suresi 25 - Onlar inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram'ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.
Katade Hz.leri bakara suresi 251 nci ayetin tefsirinde ; Allah-u teala, kafir sebebiyle mümine bela verdiği gibi, mümin sebebiyle kafire afiyet verir..
ebdal meselesiyle ilgili geniş bilgi imam sehavi'nin makasıdı hasene isimli kitabında geçmektedir. konuyla ilgili rivayetleri burada veren sehavi rivayetlerin hepsinin zayıf olduğunu peygamber efendimizden böyle bir rivayetin sahih yolla gelmediğini ifade etmektedir. kurtubide hz. aliden gelen merfu rivayetin de mevkuf olarak sahih olduğunu söylemektedir. fakat kültürümüzde böyle bir tabirin bulunduğunu ifade ederek imam şafi ve buhariden bu terimin kullanıldığı sözler aktarmaktadır. ebdal kelimesinin ne anlama geldiği konusunda da farklı görüşler vardır. kimilerine göre alimler kimilerine göre de muhaddislerdir. sehavi bu konuyu "nazmul leâli fil kelam alel ebdal isimli kitabında enine boyuna ele aldığını da ifade etmektedir. ( bkz. makasıdı hasene: 26,29) faka bu kitap elimizde mevcut değildir.
Netice olarak;
Konuyla alakalı ayetler ve hadisler, Mümin ve salih kişiler sebebiyle diğerlerinin hatta kafirlerin bile dünyada istfade ettiğini ve onlar sayesinde geçici de olsa bazı belalalardan kurtulduklarını göstermektedir. Şurasınıda belirtmek gerekirse bu iyi kişilerden maksat ebdal diye anılan kişiler olabilir.
Bunlar hakkında ki hadisler sened metin tenkidine tabi tutularak zayıf,hasen,hasen-i garib,mevdu oldukları söylensede, varlıklarını inkar etmemek gerekir. Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde, Hakim et-Tirmizi'nin nevadirü'l-usulünde bu rivayetlere yer vermesi ve aktardığımız kurandaki ayetlerle manen örtüşmesi bu haberlere daha itimatlı ve doğruluk ihtimali üzerine yaklaşmamız gerektiğini gösterir...
Başarıya ulaştıran ancak ALLAH'tır Rabbim kusurlarımız mahfeylesin, İslam'ı dünyaya payidar eylesin..Selam ve dua ile
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
Pek çok konuda olduğu gibi İslami anlama konusunda da bütün problem aslında bizim algı sistemimizden kaynaklanmaktadır. Geçmişi sağlıklı okumanın yolu, hiç şüphesiz geçmişi kendi şartları içinde anlamaya çalışmaktan geçer. Selef'in Kur'an'a, Sünnet'e, ibadete, hayata, ölüme bakışı ile bizimki arasında bir "uyumsuzluk" varsa, yapmamız gereken, geçmişi bugünün parametreleriyle ölçmeye kalkmak değil, yapabiliyorsak bizi geçmişin dünyasına götürecek zihnî bir yolculuğa çıkmaktır...Yapamıyorsak, ibret
Kategoriler
Arkadaşlarım
• aisece • mansur • orkunintifada • harikalardiyari10 • kalbeinennur • aydinli09 • kaydedilenler • yolcuhmevlayagider
|