Google
 

Kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat

28/11/2007 - Şeyhokrasi yazısının tahlili

Kategori: Genel

ŞEYHOKRASİ

İsminin sonuna “ci”, “cı” gibi ekler gelen hocalara itibar etmiyorum. Onların genel anlamda neler anlattığını da bilmiyor değilim. Bir çoğunu yüz yüze dinleme imkânım oldu. Onların anlattıklarından çok çevrelerinde oluşmuş kitleleri hangi mecralara götürdükleriyle ilgileniyorum.
“Yeni dünya düzeni” adı altında global egemenlik hayali kuran batı, özellikle hedef kitle/ümmet olarak İslam’ı seçmiş ve bu yüce dini kendi normlarına uyarlayarak yeniden tanımlama yoluna gitmiştir. Bu konuda geçmiş milletlerden meşhur prototipleri de örnek aldığı söylenebilir: Firavun, Haman, Karun ve Bel’am…


Firavun Allah’a meydan okumuşluğun liderliğini, Haman fikir babalığını, Karun parasal destek boyutunu, Bel’am da dini sulandırarak kitlelerin gazını alan fetvalar boyutunu temsil etmektedir. Bu makalede son prototipin güncel takipçilerini, yani dini yozlaştırmada egemen güçlerin isteği doğrultusunda fetvalar verenleri mercek altına yatırmak istiyorum. Konuyu şahsileştirmek yerine genel anlayışı eleştirmek niyetindeyim.


Genel anlamda bütün dünya Müslümanları bir tek cemaattir. İslam ümmetini alt gruplara/cemaatlere bölmenin yolu tabulaştırılmış din önderleri oluşturmaktan geçer. Bu konuda uydurma nakiller de özel olarak hazırlanmıştır. Yüzyılın kurtarıcıları olağanüstü kerametlerle donatılmış, bu kerametlere methiyeler düzülmüş, özel olarak ilahiler bestelenmiştir. Öyle ki, özel törenlerde bu müzikal ayin metinleri yanık sesli hafızlarca nağmelendirilmiş, insanlar uyanmasın diye de aralara Kuran tilavetleri serpiştirilmiştir. Tabulaştırılmış bu şahsiyetlerin yaşayan silsilesi olan hoca efendiler de bu fabrikanın son ürünleri olarak tarih sahnesindeki yerini almaya devam etmektedir.


Plan şudur: Avamla muhatap olmak yerine liderle masaya oturmak, karşılıklı tavizler alıp vermek. Böylece özgür düşünce, yerini güdülme ve kayıtsız şartsız teslimiyete bırakmıştır. Bu “la yüs’el” liderlerin egemen olduğu tabloda slogan da belirlenmiştir: “O ne diyorsa o”.
Bu cemaat oluşumları iç siyasette de tek vücut hareket etme kabiliyetine sahiptir. Hangi siyasi oluşuma destek verileceği yukarıdan inme talimatlarla belirlenmektir. Demokrasi fertlerin tek tek tercihlerini ortaya koyması anlamına gelir. Bu tepeden inmeci yönetim şekline belki “şeyhokrasi” denebilir ki, bu durum günümüzde tüm kurallarıyla işlerlik kazanmıştır. İnsanlara “bu konuda ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda cevaba “Hoca efendi bu konuda şöyle buyurdu….” diye başlanıyor. Bizi biz yapan özgür düşünceye ne oldu Allah aşkınıza? Batının ortaçağını yaşadığı, İslam’ın da bilim ve sanatıyla topyekûn dünyayı şekillendirdiği dönemlerde bizde var olan Allah’ın da emrettiği özgür ve bilimsel düşünce değil midir? İslam özgür düşünceyi öngörürken despot katolizm bilimi yasaklıyordu. Bu gün batıya mal edilen bütün bilimsel yasaların Müslüman bilginlerce temellendirildiğini ne yazık ki İslam dünyası hariç herkes biliyor.


Güncel bir örnek vermek istiyorum. Birkaç yıl önce Beyan Yayınlarından çıkan Yılmaz Yunak’ın “Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi” adlı eseri kısa sürede okundu ve sahiplenildi. Ancak ne olduysa oldu, ümmeti özgür düşüncesiyle baş başa bırakmak istemeyen hoca efendiler tekere taş koymakta gecikmediler ve 1. baskıyı yapan Beyan Yayınları da dahil olmak üzere hiçbir İslami Yayınevi 2. baskıyı çıkarmaya yanaşmadı. Yılmaz Yunak son yazdığı “Kuran’daki Maymun” adlı kitabını da yayınlayacak yayınevi bulamıyor. Kendi imkânlarıyla kurduğu Kozmos Yayınevinde bastığı bu eserini bana gönderme inceliğinde bulundu. Ben de bu eserini tanıtıcı bir yazı yazacağımı kendisine söyledim. Bana cevabı şu oldu: “Bu kitap yüzünden başının ağrımasını istemiyorum. Binlerce yıllık köhne yorumlarla beyni sulanmış kimi insanların bu kitaba zerre kadar tahammül gösterebileceklerini sanmıyorum; benim için üzülmeni istemem”. Dostumun önerisini dikkate aldım ve bu tanıtımı bir başka bahara bıraktım. Şu kadarını söylemekle yetiniyorum: İnsanın maymundan evrimleştiği fikrini Darwin’den 800 yıl önce ünlü İslam âlimleri İbni Miskeveyh (öl.1030) ve Biruni (öl. 1051) ortaya atmış ve bunu Kuran ışığında kanıtlamaya çalışmışlar. Burada bir ön görüde bulunmak durumundayım. Evrim konusunda yazılmış bir eseri bırakın savunmayı sadece dillendirmek bile topun ağzında olmak için yeterli bir sebeptir. Yine de merak edin ve okuyun, okumaktan zarar gelmez. Yeter ki okuduktan sonra “Yunakçılar” cemaatine doğru yelken açmayın.
Eski veya yeni hoca efendileri mercek altına alma gayretim kimi çevrelerce “Hevasını ilah edinmişlik” ve “beyni oryantalistlerce iğfal edilmişlik” olarak değerlendirilse de elimi taşın altına koyup geri kalmışlığımızın sebeplerini irdelemek zorundayım. Çünkü yapmak zorunda olduğumuz halde yapmadıklarımızdan ve yapmamak zorunda olduğumuz halde yaptıklarımızdan sorumluyuz. Sevgili Yılmaz Yunak’ın deyimiyle herkes gibi biz de “Levh-i mahfuza naklen yayın yapıyoruz…
Dua ve selam…

Adem Göksügür
İzmir 1989

 

Mezkur yazının netice-i meramı son paragrafta olduğu için, son paragraf üzerine konuşmakla yetineceğim.Yazının genel mantuku ve delalet ettiği manası "geri kalınmışlık". Dikkat buyurulursa, günümüzde ziyadesiyle bir geri kalınmışlık,ezilmişlik psikolojisi yaşanmaktadır. Bu geri kalınmışlık,eziklik psikolojisiyle birşeyleri sorgulamaya, mercek altına yatırmaya gerek duyanlar, kendi tasavvur dünyalarında belirledikleri olgularla savaşmaya karar veriyorlar. Bunun sebebi ise geri kalmışlığını birilerine atfederek kendisini aklama çabasıdır. Halbuki, bu herkesce malumdur ki birileri suçlanarak ve sadece bununla yetinilerek bir yerlere gelinmez. İslam alemi bu sorgulamayı, kendini suçlamayı ve nefs-i muhasebe yapmayı son 200 senedir ziyadesiyle yapmakta, lakin fiiliyat noktasında tembellik göstermektedir. Bu yazdığımız son satırlar bile kendi içinde geçmişi sorgulamaktır, sorgulayanları, fiiliyata geçmeyenleri suçlarken kendimizde aynı vartanın içine düşüyoruz.

Efendim birileri, birşeyler suçlanmalı ki islam alemi aklanmalı veyahut nefisler manüpüle edilmeli. Bu suçlamada her grubun kendi içinde farklı hedefleri bulunmaktadır. Bir grub, Kur'an'ın tarihselliğinden bahis vurur, başka bir grub mezheblerin dinleştirilmesinden dem vurur, daha başka bir grub tasavvufun verdiği rehavetten dem vurur ve böylece kendilerince geri kalmışlığı (bu da kendilerince dert edindikleri birşey) birşeylere nispet ederek kendilerini rahatlatıyorlar.

İmdi islam coğrafyasının şu anki vaziyetinin içler acısı olduğ izahtan varestedir! İktisad sıfır, ilim, bilim , sanat, edebiyat sıfırın altında, buna karşılık batı denilen coğrafya ve dahi onun ortaya koyduğu bir medeniyet var ki mezkur hususlarda onların durum çok daha iyi. İslam aleminin geri kalmışlığını sorgularken, islam aleminin bilfiil geri kalmışlık, avrupayı ise geri kalınan olarak tayin ediyor. Derrida'nın dediği gibi "önyargısız anlama olamaz."

Benim bu yazıdan anladığım " islam aleminin geri kalmışlığı,geçmişin sorgulanamamasına bağlanmakta". "geri kalmışlık" mefhumunda avrupanın geri kalınan olarak tayin edilmesi, islam aleminin ise geri kalan olarak tayin edilmesi yeterli değildir. Avrupayı'da islam alemini de kısacası idealar alemi hariç tüm insan topluluklarını içeren bir "de******ion" üssü bir tespit gerekmektedir. Eğer ki "İslam Alemi" birşeylerin gerisinde kalmışsa, bu geri kalmışlık avrupa içinde geçerlidir. Burada geri kalınan "İslam" geri kalanlar ise tüm insanlıktır. Ferdi manada bir ilerilik söz konusu olabilir, lakin ferdi oluşumlar, büyük insan kütlesine nispeten derya da katre gibidir.

Yazarın, geçmişi sorgulamaktan çekinmesi ve mütekaddimun veyahut müteahhirun ulemayı geçmişi sorgulamamakla yaftalaması birazda araştırmamasına bağlıdır. Zira, islam aleminde "tenkit" başlı başına bir ilim dalı haline gelmiştir. Kendisinin bu sorgulamadan çekinmesi ise, islam'ın düsturlarıyla bağdaşmamaktadır.

Allah yolunda cihat ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar (maide 54)

Velhasılı kelam, ez cümle; Tüm insanlık geridedir, bu geri kalmışlığı neyle bağdaştırdığınız ise önemlidir. Bir müslümanın geri kalmışlıktan kastı, kendi içinde farklılıklar arz edebilir, lakin geri kalınan "Kur'an", "Sünnet"tir daha genel bir başlık ile "İslam"dır. O'nun içinde teknolojiyi bulursunuz, tıbbı bulursunuz,fenni bulursunuz vb. pozitif tüm ilimleri bulursunuz.

Hikmet mü’minin yitik malıdır; bu mal, şer ehlinin elinde olsa bile onu alması gerekir.

Konuya dair bir link ile yazımızı noktalamak istiyoruz: http://www.darulhikme.org/soylesi/esifil_sdemirel.htm

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

28/11/2007 - Biri "din özgür düşünmemi engelliyor derse.." ne yaparsınız?

Kategori: Genel

Biri "din özgür düşünmemi engelliyor derse.." ne yaparsınız?

 

y- Din özgür düşünmemi engeliyor ?

x- Din ayrı bir kavram, özgürlük daha başka bir kavram, düşünmek ise bir fiiliyattır. Din kavramına yüklediğiniz mana ile özgürlük kavramanı nispet ettiğiniz mana birbiriyle örtüşmezse sorun başlar. En baş bu kavramların cevaplanması gerekmektedir. Din nedir ? Özgürlük nedir ? Düşünmek nedir ?

x -Bu kavramların cevabını vermeyeceğim size..

y- neden ?

x- Zira benim vereceğim tanımlar doğrultusunda düşünmeye başlarsanız, gene özgür düşünmemiş olursunuz!

y- evet doğru, kendim bulmalıyım cevapları

x- lakin bulacağınız hercevap size ait olmadığı müddetçe, köleleşmeniz demektir. Zati, doğduğunuzdan beri köle düşünceler ile gelişmediniz mi ? Bardak, bardağın bardak olduğunu belirleyen sizmiydiniz ?

y-hayır

x- Birilerinin yönlendirmesiyle, yani adetsel bilgiyle bardağa bardak dediniz. Daha hayatınızın ilk dönemlerinde özgür düşünme yeteneğinizi kaybetmişsiniz. Kaybettiğiniz bu yetiyi, din'e nispet etmeniz büyük bir vehamettir.

Size şöyle bir formül vereyim ; Din, özgürlüğü kapsar, özgürlük düşünmeyi kapsar. Özgürlük tarafından kapsanan düşünce, din tarafından selamete erdirilir. İşte bu noktada, alacağınız yardımlar (yönlendirmeler) sonucunda doğru manaya ulaşacaksınız. Hiçbir akıl kılavuzsuz doğruyu bulamaz.

Şimdi öz eleştiriye geçelim: Peki, biz insanlar ne derece doğal yaşıyoruz ki? Bizler de suni bir ortam içinde kendi kendimizi hem evcilleştirdik, hem de köleleştirdik. Suni bir metal kutuya binip, suni taş binalarda çalışıyor ve yaşıyoruz. Suni gıdalarla besleniyoruz ve suni bilgilerle TV denilen aletten bilgileniyoruz.

Bu durumda özgür olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Ne zaman tatil yapacağımız bile belli. Evcilleşmenin sonucunda sorumluluk değil, bağımlılık oluşur. Hem evcilleşen hem de evcilleştiren birbirine bağımlı duruma gelir. Bu tür sorumluluk insanı köleleştirir. Asıl sorumluluk insanın kendine karşı duyduğu sorumluluktur.

Büyük şehirlerde evcilleşmiş insanlar ilk fırsatta birer asi sorumsuz canavara dönüşüyorlar. İşte bütün gün çalışıp köleleşen insanın trafikteki durumu. Her biri bir trafik canavarı. Birçok nedeni olsa da asıl neden kendilerine karşı sorumluluk duymamaları. Sorumluluk demek öz-kontrol demektir. Oysa ki öz-sorumluluk hissetmeyen insan, aynen çocuk gibi, bencil bir davranış sergiler.

Biz çocuklarımıza önce öz-sorumluluk öğretelim. Gerisi kolay.

y- haklısınız...

x- haklı olmam için, senin haksız olman gerek. Haksız olduğun yerde ise, hakka tabi olmalısın. Hakk'ın yegane temsilcilerinden olmayı üstlenen bizlere (müslümanlar) tabi olman temennisiyle...

Selam ve dua ile..

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

25/11/2007 - Üstad Abdulfettah Ebu Gudde

Kategori: Genel

1917'de Suriye'nin Halep şehrinde doğan Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi, ilk öğrenimini Halep'te, orta öğrenimini Hüsrev Paşa Medresesi'nde tamamladı. 1948 yılında el-Ezher'in Şeria Fakültesi'ni bitirdi. El-Ezher'in Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde "Eğitim Metodolojisi" üzerine ihtisas yaptı. 1961 yılında Şam Üniversitesi Şeria Fakültesi'nde öğretim üyeliğine başladı. 1965 yılında Suudi Arabistan Riyad Şeria Fakültesi'ne intikal etti. 1966 yılında Suriye'ye döndüğünde Baasçılar tarafından hapsedildi. Bir yıl hapiste kaldı. Şeria Fakültesi'nde on yıl profesör unvanıyla Hadis, Hadis Usûlü ve Fıkıh Usûlü dersleri verdi. Öğretim üyeliği yanında Hadis, Hadis Usûlü, Kuran İlimleri, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Akaid, Tasavvuf, Arap Dili ve Edebiyatı, Tarih, Teracim (Bibiliyografya) Eğitim ve Öğretim Metodlarıyla ilgili 70'den fazla te'lif veya tahkik eseri neşretti. Uluslararası pekçok konferansa katıldı. İlmi tebliğler sundu. 16 Şubat 1997'de Riyad'da vefat etti. Bu büyük alim hakkında, MÜ İlahiyat Fakültesi'nden Dr. Halil İbrahim Kutlay'ın yazısını yayınlıyoruz.

 

9 Şevval 1417, 16 Şubat 1997 Pazar... Esefle, elemle, acıyla dolu bir gün... Bugün İslâm âleminde bir benzeri daha bulunmayan büyük bir âlimi, değerli bir zatı, kıymetli bir şahsiyeti kaybettik... Büyük muhaddis, fakîh, edîb, hatip, ilim, fikir ve dâva adamı, edeb, ahlâk ve fazilet timsali muhterem Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi'yi kaybettik.

O hakikaten Peygamber vârisi olan mübarek âlimlerden biriydi. Onun şahsında Peygamberimiz (s.a.v)'in "Alimler Peygamberlerin varisleridir" hadis-i şerifinin tecelli ettiğini görüyorduk. O Peygamber varisi bir âlimin müstesna vasıf ve hususiyetlerini taşıyordu.

Elbette Halid bin Velid gibi değerli bir sahabînin neslinden gelen bir zata yaraşan bu idi. Allah'ın kılıcı, cesur, kahraman ve yiğit sahabînin böyle mübarek, muhterem ve mücahid torunu olacaktı.

Rabbine kavuşan bu değerli âlimi, bu salih zatı, bu mübarek şahsiyeti bu duygularla rahmetle anıyor, hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserlerini zikrederek rahmete nail olmak istiyoruz...

Mükemmel bir alim

Günümüzde Müslüman gençlik, dört dörtlük bir İslâm âlimi görmek ve tanımak istiyor. Karşısında tarihte olduğu gibi her yönüyle mükemmel olan "hakikî âlim" görmek istiyor. Hani gençlerimiz haksız da değiller... İslâm alimi, ilim adamı olduğu kadar, dâvâ adamı olmalıdır. Araştırmacı ruha sahip olduğu gibi İslâmî yaşayışı ve takvasıyla da örnek olmalıdır. Hem tavizsiz bir şahsiyet, hem de itidal sahibi bir zat olmalıdır. Dünya ve ahiret dengesini kurabilen, ihlaslı ve çalışkan, şuurlu ve cihad ruhlu, tek kelimeyle sahabe-i kiram misali olmalıdır. Zamanımızda böyle mükemmel İslâm âlimleri yok değil, ama sayıları az... Dün ülkemizde ve İslam âleminde böyle değerli âlimler çoktu, ama bugün geçmişe göre maalesef mahrumiyet içindeyiz. Akademisyenlerden, ilim adamlarından pekçoğu takva ve ihlastan mahrum... Takva erbabından pekçoğu ise ilmi araştırma ve incelemelere pek değer vermemekte... İlimle takvayı birleştiren âlimlerimiz ise pek fazla değil...

Muhterem M. Emin Saraç hocamızın derslerinde sık sık tekrar ettiği bir cümle vardır:

"Siz talihsiz bir zamanda dünyaya geldiniz. Siz her şeyi nümûne olan hakikî âlimlere yetişemediniz. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zahid el-Kevserî Efendi, Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhî Efendi, Gümülcineli Mustafa Efendi, Bekir Haki Efendi, Mahmud Sami Efendi, Ali Yekta Efendi, Fuat Efendi... ve diğerleri ne mübârek zatlardı!.."

İşte Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi kendisinde ilimle takvayı birleştiren mübarek bir âlimdi. Değerli İslam Alimi Ebu'l-Hasen en-Nedvi onun hakkında: 'İlimlerdeki çeşitliliği, imî dirayeti, isabetli görüşleri ve himmetinin yüceliği ile selef âlimlerinin hatırası, rabbani, mürebbi âlim' ifadelerini kullanmaktadır.

Üstad Ebu Gudde hadisle fıkhı birleştirmişti. Ahkam hadislerini şerh etmedeki mahareti bunun açık delili idi. Hem Hanefi, hem Şafii fıkhını tahsil etmişti. Fıkıh'ta hocaları arasında Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Mustafa Ahmed ez-Zerka, Mahmud Şeltut, İsa el-Beyanuni, Muhammed Hıdır Huseyn, Yusuf ed-Dicvi gibi meşhur âlimler bulunuyordu. Hocası Mustafa ez-Zerka Ebu Gudde'nin Fıkıh istîdadını keşfetmiş ve onu Suriye'de Fıkıh Ansiklopedisi hazırlamakla görevlendirmişti.

 

Hadis, Fıkıh ve Edebiyat üstadı

İslâmi ilimlerin hemen her birinde (Hadis, Hadis Usûlü, Kuran ilimleri, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Akaid, Tasavvuf, Arap Dili ve Edebiyatı vs.) söz sahibi idi. Ancak onun asıl ihtisas alanı "Hadis ve Hadis Usûlü" idi. Eserlerinin çoğu Hadis, Hadis Usulü, Cerh ve Ta'dil, Teracim gibi hadis ilimlerinde idi.

O kelimenin tam anlamıyla "Muhaddis" idi. Hem de dünyada şu anda benzeri pek az bulunan muhaddislerden biriydi. Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Irak, Fas, Yemen, Pakistan ve Hindistan'da kendisinden ders ve icazet aldığı yüzü aşkın hocaları arasında Muhammed Zahid el-Kevserî, Ahmed Muhammed Şakir, Abdülvehhab Buhayrî, Ahmed b. Sıddîk el-Gumarî, Muhammed Ragıb et-Tabbah gibi muhaddisler çoğunluktaydı.

Ancak Üstad Ebu Gudde hadisle fıkhı birleştirmişti. Ahkam hadislerini şerh etmedeki mahareti bunun açık delili idi. Hem Hanefi, hem Şafii fıkhını tahsil etmişti. Fıkıh'ta hocaları arasında Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Mustafa Ahmed ez-Zerka, Mahmud Şeltut, İsa el-Beyanuni, Muhammed Hıdır Huseyn, Yusuf ed-Dicvi gibi meşhur âlimler bulunuyordu. Hocası Mustafa ez-Zerka Ebu Gudde'nin Fıkıh istîdadını keşfetmiş ve onu Suriye'de Fıkıh Ansiklopedisi hazırlamakla görevlendirmişti.

Tahkik ettiği eserler arasında fıkhî eserler önemli bir yer tutuyordu. O aynı zamanda değerli bir fıkıh ve fıkıh usûlü âlimi idi. Aliyyü'l-Kari (öl.1014)'nin Fethu Babi'l-İnaye kitabı ile İmam Karafi (öl.684)nin el-İlham kitabının tahkiki, üstadın fıkıhtaki üstün melekesini açıkça ortaya koymaktadır.

Üstad Ebu Gudde (37 yıl hizmetinde bulunan seçkin talebesi Muhammed Avvame'nin ifadesiyle): Arap Dili ve Edebiyatı'nda "hüccet" (otorite) şahsiyet idi. Sarf, Nahiv, Belagat ilimlerinde mütehassıs idi. Derin ilimle edebi kabiliyeti bir arada toplaması ile bize İmam Evzai'yi hatırlatıyordu. Kelimeleri bir edîb ve şair edasıyla yerli yerinde kullanırdı. İlmi vukufiyet ve edebi inceliklerle dolu tatlı bir hitabet üslubu vardı.

Alimlere hürmetkardı

Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi İslâm âlimlerine karşı son derece hürmetkâr, vefakâr, sonsuz takdir ve minnet duyan bir kimse idi. Zarif imî tenkitler dışında âlimlere hata nisbet etmekten, âlimler hakkında basit ve aşağılayıcı ifadeler kullanmaktan son derece sakınırdı.

Kendisine bir defasında İmam-ı Azam'a nisbet edilen "Darü'l-Harbde faiz alınabilir" şeklindeki ictihad hakkındaki görüşü sorulmuştu. Bu babda imameynin kavlinin tercih edildiğini söylemiş, "Bu ictihad İmam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh'in bir ecir kazandığı ictihadlardandır" şeklinde latif ve mânâlı bir ifade ile cevap vermiş, müctehidlerin hata ettiklerinde bir ecre nail olacakları gerçeğine işaret etmişti.

 

 

Tükiye Müslümanları'nın son otuz yılda yeniden İslâm davasına sahip çıkmaları onu çok sevindiriyor, Türkiye'deki İslâmî, ilmî, kültürel, siyasi ve sosyal çalışmaları gönülden destekliyordu. İslami cemaatler, cemiyetler, meşrepler ve guruplar arasında yapıcı ve birleştirici görüşleri nakleder, yıkıcı ve ihtilafı körükleyici görüşlere asla itibar etmezdi.

 

Çilekeş bir dava adamı

 

Konuşmaları canlı ve dinamik idi. Selef Alimleri, İslam Davası, İslam Gençliği konuları en çok işlediği konulardı. Suriye parlamentosunda bir müddet milletvekili olarak bulunmuş, cesaretli tavırları, korkusuz konuşmaları, açıksözlülüğü, geniş ufku ve isabetli görüşleriyle tanınmıştı. İslâm dâvâsına ihlasla bağlılığı sebebiyle Baasçılar tarafından birçok ilim, fikir ve dâvâ adamıyla birlikte hapsedilmiş, Tedmür Hapishanesi'nde bir yıl tutuklu olmuştu. Hayatının büyük bir bölümünü (30 yılını) gurbet diyarında devamlı Suriye mercîleri tarafından takibat altında tutulma tedirginliği içerisinde geçirmiş, bir müddet Suriye Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın İrşad Başkanlığı'nı üstlenmişti. O Hasan el-Benna ideâlinin ihlaslı bir neferiydi.

Bütün bu çile ve sıkıntı dolu zor şartlar altında bile İslâm dâvâsına hizmeti canla başla yürütmüş, ilim adamlığı yanısıra fikir, dâvâ ve aksiyon adamı olarak yılmadan ve usanmadan çalışmıştı.

Üstad Ebu Gudde ilmî tarafsızlığa özen gösteren, objektif ve tutarlı ifadelerle daima gerçekleri söyleyip yazan başarılı bir akademisyen, gerçek bir ilim adamı idi. Ama kendisini sadece kitaplara veren, sadece kitaba gömülen, çevresinden ve içinde bulunduğu toplumdan habersiz yaşayan biri değildi. O dünyadaki İslâmî cemaatlerle, İslâmî hareketlerle, İslâmî çalışmalarla yakından ilgilenirdi.

Tükiye Müslümanları'nın son otuz yılda yeniden İslâm davasına sahip çıkmaları onu çok sevindiriyor, Türkiye'deki İslâmî, ilmî, kültürel, siyasi ve sosyal çalışmaları gönülden destekliyordu. İslami cemaatler, cemiyetler, meşrepler ve guruplar arasında yapıcı ve birleştirici görüşleri nakleder, yıkıcı ve ihtilafı körükleyici görüşlere asla itibar etmezdi.

Şeyhülilâm Mustafa Sabri Efendi'nin "Düzenli olan batıl, düzensiz olan hakka galip gelir" ifadesini sık sık tekrar eder, Müslümanlar'ın savundukları gerçeklerin müesseseleşmesi, hayata geçirilmesi ve yeniden cihan hakimiyetinin kazanılması için canla başla çalışmaları gerektiğini anlatırdı.

DR. HALİL İBRAHİM KUTLAY

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

18/11/2007 - Kimler tekfir edilir ve edilmez

Kategori: Genel

 Her nekadar böylesi bir başlığı açmaktan haya ve tevakkuf etsekte, böyle bir konunun ehil bir kimseden iktibasla okunmasının gerektiği kanaati de bizlerde hasıl olduğu için bu başlığı açmakta elzem olmuştur. İslam ile ve İslam'la birilerinin kurtuluşuna vesile olmaya çalışırken, tekfir kurumunun, hele hele bu dönemlerde ikide bir önümüze temcit pilavı gibi sürülmesi hakikaten taaccub ile karşılanacak bir durumdur. Müsteşriklerin ve yandaşlarının (modernistler) gayretiyle gündemimize oturtulan ve birçok yönden manüpüle edilen "Farz-ı misal İslam ümmeti", dünya sahnesindeki vakarını ziyadesiyle kaybetti ve gücünü de iyice kaybetmektedir. (Yeiste değiliz). Fakat güzide şahsiyet İmam Gazali'nin de buyurduğu gibi ; [b]"zira "La ilahe illallah" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir...."[/b] fehvasınca hareket etmek , uhuvveti islami tesis etmek gündemimizden düşürüldü.

 

 Ne gariptir ki, dikkat ettiğimiz ve bazı isimlerce ileri sürülen başlıkların hepsi tekfir içerikli. islam ümmeti kan ağlarken, birbirlerine kırdırılırken, isimleri toplumca duyulmamış, hatta varlıklarından bihaber olunan kişilerin gündeme getirilerek, insanların kafasına şüphe tohumları ile bu kişileri incelemeye yönlendirmekte pek akıllı bir iş olmasa gerek ve bu büyük bir handikaptır, kendi açımızdan.  Zira bir kişiyi yanlışa yönlendirmek istiyorsanız, ona o yanlışın varlığından haberdar etmeniz yeterlidir. Bu kadar sahih rivayet varken, mevzu rivayetlere ne hacet. Bu kadar salih zat varken, paradoks isimlere gündeme getirmeye ne hacet.. ALLAH sonumuzu hayr eylesin, seyyiatlarımız mahfeylesin..


Bu yazımız ne Vehhabileri vb. fırkaları aklar ve onların yanlışlarını tasdik eder manadadır, ne de birilerini yalanlar manadadır. "El-aczu an derki'l-idrak idrakun" fehvasınca bazı iktibaslarda bulunmak istiyoruz.

 İmam El- Gazzali'ye ait olan ve  itikadi fırkalardan tekfir edilecek ve edilemeyecek olanlarına dair bir iktibası "El-iktisad fi'l itikad" adlı eserinden yapmak istiyoruz.


 Felsefeciler dışında kalan Mu'tezile, müşebbihe ve diğer bütün fırkalar. Bunlar, tasdik ehlidirler ve bir maslahat sebebiyle olsun olmasın, yalanı (nasslarla bildirilen hususları tekzip etmeyi) cazi görmez, tekzib maslahatı uğruna (nassların) ta'liliyle iştigal etmezler. Yaptıkları te'vilden ibarettir; ancak te'villerinde hatalıdırlar. durumları içtihad sahasına girer. Haklarında hüküm verme durumunda olan kişinin, tekfir edilmemelerine  bir yol bulduğu sürece onları tekfirden sakınmaya meyletmesi uygundur. zira "La ilahe illallah" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir....

 

 "Bize göre, tevilde yapılan hatanın tekfiri gerektirdiği sabit değildir. Böyle bir hatanın tekfir gerektirdiği konusunda delil gösterilmesi şarttır. (Buna mukabil) tasdik ehlinin kanının korunmuşluğu (dokunulmazlığı) ise "La ilahe illallah" demesiyle kesin bir şekilde sabittir. Bu delil, ancak "kesin" bir delile ile geçersiz kılınabilir.

 "Bu söylediklerimiz, tekfirde aşarı gidenin aşırılığının bürhan (kesin delil)'dan kaynaklanmadığı konusuna dikkat çekmek için yeterlidir. Zira bürhan ya bir asıl veya bir asla dayanan kıyas olabilir. Burada (bir kimsenin tekfiri için gerekli olan)asıl, nassların açık bir şekilde yalanlanmasıdır. Nassları yalanlamayan kimse(nin takındığı herhangi bir tavır) ise "yalanlama" anlamına kesinlikle girmez. Bu itibarla, şehadet kelimesini söyleyen kimse, umumi ismet (kanının ve malının korunmuşluğu/dokunulmazlığı) zırhı altında kalmaya devam eder.

 

 "Nassları açık bir şekilde tekzib etmeyen, ancak Hz.Peygamber (sav)'den tevatüren, malum olan Şer'i asıllardan birsini inkar edenlerdir. Bir kimsenin "Beş vakit namaz farz değildir" demesi, kendisine Kur'an ve hadisler okundğu zaman, "Bunun hz. Peygamber (sav)'den sadır olup olmadığını bilmiyorum; belki de hata ve tahriftir" demesi, keza bir kimsenin, "Ben hacc'ın farziyetini itiraf ediyorum; fakat mekke'nin ve Kabe'nin nerede olduğunu ve insanların namazda yöneldikleri ve haccettikleri memleketin, Hz.Peygambe (s.a.v)'in haccettiği ve Kur'an'ın tavsif buyurduğu belde olup olmadığını bilmiyorum" demesi böyledir. Bu kimsenin de küfrüne hükmedilmesi gerrekir. Çünkü o, (aslında nassları) tekzip etmekte, ancak bunu açıkça söylemekten kaçınmaktadır. Yoksa mütevatir tariklerle sabit olan hususların anlaşılmasında avam ve havass müşterektir.

 

 "Bu durumdaki kimsenin söylediğinin butlanı, Mu'tezile mezhebinin butlanı gibi değildir. Zira Mu'tezile'nin kabul etmediği mütevatir hususların idraki, araştırma ve basiret ehli kimselere mahsustur. Şu kadar var ki, söz konusu şahıs eğer yeni müslüman olmuş ve bu sebeple (kabul etmediği) hususlar onun nezdinde henüz tevatüren sabit olmamış ise, kendisine, bu konulardaki tevatür, nazarında sübut bulana kadar mühlet verilir . (burada bir parantez açaraktan şunu belirtmek istiyorum ki; tevatür hususunda da mezhebler arasında ihtilaf mevcuttur. Zira, hanefi mezhebinin tevatür anlayışı; ashabın tamamının uygulayıp, aktardığı uygulamalar tevatüre girmektedir ki, buna örnek ; namazın beşvakit kılınması, orucun başlangıç ve bitiş saatleri. Bunlar mütevatir hükmündedir, fakat nüzul-i isa mevzusundaki rivayetleri ise İsa bin Eban'ın mütevatir anlayışına göre meşhurdur D.E) Biz böyle kişiyi, tevatürle malum olan bir hususu inkar ettiği gerekçesiyle tekfir etmeyiz.

 

 "Eğer bir kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in gazvelerinden birisini veya Hz.Ömer (ra)in kızı Hz. Hafsa (r.anha) ile evlendiğini, yahut Hz.Ebu Bekr (r.a)'in varlığını ve hilafetini inkar ederse, bu sebeple tekfir edilmesi gerekmez. Çünkü bu, din'in asıllarından olup, tasdik edilmesi gereken herhangi bir aslı tekzip değildir. Ancak hacc, namaz ve İslam'ın diğer rükünları böyle değildir...."

 

 "Nassaları açıkça tekzip etmeyen ve din'in asıllarıyla ilgili olan ve tevatüren malum bulunan bir hususu yalanlamayan, ancak sıhhati sadece icma ile bilinen bir hususu inkar edenler..

 

 "Ben bu konuda hemen hüküm verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Zira icma'ın hüccet olduğu konusunda birçok problem mevcuttur ve bunlar, neredeyse icma ile sabit olan hususları inkar eden kişiye özür teşkil edebilecek durumdadır. Ancak ybu kapı bir kere açılacak olursa, birçok çirkin durumlaa yol açar.
 
 "Mesela bir kimse "Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)'den sonra bir resul gönderilmesi caizdir" diyecek olursa, bu kimsenin tekfirinde tevakkut etmek normal karşılanamaz. Böyle bir hususun imkansızlığının dayanağı, araştırıldığında kaçınılmaz olarak İcma'dan istinat bulacaktır. Zira akıl, Hz.Peygamber (sav)'den sonra bir resulün gönderilmesini imkansız bulmaz.

 

 "Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen, "Benden sonra nebi yoktur" sözü ve Yüce ALLAH'ın Hz.Peygamber (s.a.v) hakkında "Nebilerin sonuncusu" buyurmuş olması, bu görüş sahibii tevilden aciz bırakmaz. bu gibi ayet ve hadisler karşısında o kişi şöyle diyecektir: "Bu ayetteki "nebiler" ifadesinden kasıt, resuller içinde ulul azm olanlardır." Buna karşı "Buradaki "nebiler" kelimesi umum ifade eder" denirse, o da "umum ifadenin tahsisi"ni gündeme getirir. Keza bu kimse, Hz.Peygamber (sav.)'in "Benden sonra nebi yoktur" sözü ile kastedilenin de "Resuller" olmadığını, "nebi" ile "Resul" arasında fark olduğunu söyleyecek, "nebi"nin mertebe olarak "resul'den daha yüksek olduğunu söyleyecek ve buna bene hezeyanlar ileri sürecektir"...(El-GAZZALİ, Ebu Hamid Muhammed b.Muhammed "El-iktisâd Fi'l-İ'tikâd", Dârul-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut-1403/1983 ;s.155 vd.)

 İktibas burada bitti...

 Selam ve dua ile

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/11/2007 - Molla Murad'ın "Mercani" hakkındaki düşünceleri

Kategori: Genel

 İbni abidin'den iktibas ettiği, müçtehidlerin tasnifi (Yedi tabaka mevzusu)içerikli yazısı İbni Kemal Paşa'ya aittir. Hanefi mezhebinde ilk defa böylesi bir tasnifi Yavuz Sultan selim döneminde yaşamış İbni Kemal Paşa yapmıştır.  Mütekaddimin ulemadan ise böylesi bir tasnifi yapan olmamıştır.

 
 Mezkur tasnif Kazanlı bir alim olan Mercani tarafından şiddetli bir şekilde tenkit edilmiştir. Akabinde merhum Zahid El Kevseri ve Leknevi tarafından, Mercaniye dayandırılarak tenkit edilmiştir. Mercani, şuanda derneğimizde tahkik edilmekte olan kitabında etraflıca bu konuyu ele almış ve müçtehid alimleri mukallid seviyesine indirgemesine karşı çıkmıştır. İbni Kemal Paşa acaba böylesi bir tasnifi yaparken saydığı bütün alimlerin neşriyatlarını gözden geçirmişmidir ?
 
 Bu görüşün tutulmasının sebebi ise, müteahhirun ulema  fıkha dair yeni bir tasnif veyahut usul çıkardığında genellikle yeni olduğu için sorgulanmamış ve kabullenilmiştir.. Bunun örneği İslam tarihinde oldukça boldur...
 
 Yukarıdaki yazımız üzerine "Mercani" hakkında ileri,geri konuşan bazı kişilerin yazdıklarıyla "Mercani" içerikli yazımız tenkite maruz kalmıştır. Bunu yapan kişiler katında muteber addedilen (indimizde de muteberdir)"Mektubat-ı Rabbani" neşriyatını istifademize sunan, farsçadan,arapçaya tercüme eden "Murad Molla" Mercani hakkında şunları söylemiştir (bir forumdaki yazımızdan iktibas ile);
 
 Konuya dair gerekli iktibasları yapacağımızı belirtmiştik. Kısmet bugüneymiş, zira yoğunluğumuzdan dolayı fazla katılımda bulunamıyoruz ve söz verdiğimiz konulara dair cevaplarımız geç gelmektedir, kardeşlerimiz haklarını helal etsinler.
 
 İlk yazdığım mesajlarda da belirttiğim gibi, Mektubat-I Rabbani'yi, Farsça'dan, Arapça'ya çeviren ve istifademize sunan Molla Murad'dır. Molla Murad, Mercani hakkında; övülünecek şeylerini övdükten sonra, mutedil bir duruş ile tenkit edilecek noktalarını ise tenkit etmiştir. Yani sevgisi, onu kutsamaya yöneltmemiş, yanlışlarını da tenkit etmekten geri durdurmamıştır. Zira, Mutedil bir müslümanın tenkit amacı tahkir değil, irşad ve tebliğdir. Konuya gelecek olursak ;
 
 Murad Molla Mercani hakkında şunları söyler:"Faziletli allame, muhakkik molla Şihabuddin ...el-Mercani Kendisi tatar diyarının en bilgili alimidir..."Daha sonra Murad Molla şu iki konuda Mercaniyi tenkit eder: - Razi ve Taftazani gibi bazı eski kelam alimlerini tenkit etmesi nedeniyle - Nakşibendilerin altın silsilesini inkar etmesi  Bu iki tenkidi yaptıktan sonra şöyle devam ediyor:"Bu ve benzeri konularda her ne kadar Mercani'yi tenkit etsem de bu ona buğz ettiğim anlamına gelmez. Bilakis ben gerçek ne ise onu ortaya koymak maksadiyle bu tenkitleri yaptım. Yoksa ben (Murad Molla) Mercani'yi en samimi ve kalbi duygularla severim, ona saygı ve hürmette kusur etmem. Onu, ilim, araştırma, bir çok ilme vukufiyet, fikri istikamet ve yüksek anlayış sahibi olma gibi konularda tatar bölgelerindeki zamanın ulemasından daha üstün olduğunu kabul ederim... Kendisinin bir çok eseri vardır. Bunlar arasından en güzeli "Nazuratul Hak" kitabıdır. (İbni Kemal paşanın tabakatına dair yaptığı tenkit de bu kitapta yer almaktadır. A.y.) Daha sonra nesefi akaidine dair yazdığı şerh gelir.
 
Kaynak: Telfikul Ahbar ve Telkihul asar fi vakai kazan ve bulgar ve mülükittatar: c.2 s.403-406
 
Ayrıca İbni Kemal paşanın tabakatına dair bir tenkit ve Mercaninin yaptığı eleştirilere bir onay da "Husnu't-Tekazi" isimli kitabında zamanın allamesi Zahit el Kevseri'den gelmiştir. Bu eserde Mercani'den Övgü dolu ifadelerle yaklaşık yarım sayfa kadar bahsedilmiştir. Kevseri, herkesin hataları olduğu gibi Mercani'nin de bazı hatalarının bulunduğunu fakat ortaya koyduğu muhakkikane araştırmaların yanında bu hataların kaybolup gittiğini ifade etmiştir. Kevserinin Mercani ve onun tabakat eleştirisi hakkındaki görüşleri için
bkz. Hüsnü't-Takazi: 130- 139 Darul Kütübil İlmiyye  baskısı
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Pek çok konuda olduğu gibi İslami anlama konusunda da bütün problem aslında bizim algı sistemimizden kaynaklanmaktadır. Geçmişi sağlıklı okumanın yolu, hiç şüphesiz geçmişi kendi şartları içinde anlamaya çalışmaktan geçer. Selef'in Kur'an'a, Sünnet'e, ibadete, hayata, ölüme bakışı ile bizimki arasında bir "uyumsuzluk" varsa, yapmamız gereken, geçmişi bugünün parametreleriyle ölçmeye kalkmak değil, yapabiliyorsak bizi geçmişin dünyasına götürecek zihnî bir yolculuğa çıkmaktır...Yapamıyorsak, ibret

Kategoriler

Arkadaşlarım

aisece
mansur
orkunintifada
harikalardiyari10
kalbeinennur
aydinli09
kaydedilenler
yolcuhmevlayagider