2/12/2007 - huruf-u mukattaa ve tefsir |
Biz öyle inanıyoruz ki Kur'an-ı Kerim, kıyamete kadar gelecek ilimlere -velev fezlekeleriyle olsun- mutlaka işaret etmektedir. Yaş ve kuru Kur'an'da her şey vardır; ancak tomurcuk halinde bulunan o şey, tomurcuğu gül halinde görene göre vardır veya o tomurcuğu açılmış şekliyle görene göre vardır.
Kur'an'dan işarî manalar istinbat etmek yeni bir hadise değildir. Mesela herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bir kitaptan size bir misal vereyim. Nakilde bulunacağımız kitabın sahibi müfessir İbn Cerir et-Taberi'dir. Taberî, on asır evvel yaşamış meşhur bir tefsircidir. O, "Câmiu'l-Beyân an Te'vili Âyi'l-Kur'an" adlı eseriyle -bu ilk rivayet tefsiri de sayılabilir- yazan kişi olarak tefsir tarihine geçmiştir. Onun bu eseri, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe, tâbiûn ve kendisine kadar tefsir görüşlerini toplayan bir ansiklopedi mahiyetindedir. Selefin görüşlerini tetkik etmek isteyen araştırmacılar öteden beri hep onun bu eserine müracaat ede gelmişlerdir. Kendi dönemine kadar gelen değişik mezhep telakkilerini, tefsir yorumlarını, bilgi birikimini içinde barındıran bu tefsir, ilk üç asrı sonraki asırlara bağlayan dev bir eserdir. İşte bu dev eserde Şûrâ Sûresi'nin başında geçen huruf-u mukattaa ile ilgili dikkat çekici bir yorum bulunmakta ve şöyle denilmektedir: Ebu Huzeyfe (r.a) birisi geldi ve "Ha Mim Ayn Sin Kaf" ın manasını sordu. Ebu Huzeyfe (r.a) kafasını sağa çevirdi. Adam sağına geçti ve "Ha Mim Ayn Sin Kaf"ın manasını gene sordu ve Ebu Huzeyfe kafasını sola çevirdi. Bunu gören ibni Abbas (r.a) adama "gel gel O senin sorunu cevaplamaz ben cevaplayayım" (İbn Abbas, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu, tefsir, fıkıh, hadis ilimlerinde otorite olarak kabul edilen, ashab devrinden itibaren "Habrü'l-ümme" (Ümmetin alimi), "Tercümanü'l-Kur'an" (Kur'an'ın tercümanı) unvanlarıyla anılagelen ve Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) "Allah'ım, ona dinin rûhunu öğret ve onu te'vile (Kur'an'ın hakâik-i mekniyesine) âşinâ kıl." şeklindeki duasına mazhar olan sahabidir.) "Ha Mim Ayn Sin Kaf"ın manası şudur: Bir zaman pâyitahtı bir tepenin başında bulunan bir devlet olacak. Bu pâyitahtın bulunduğu şehrin ortasında, bu şehri bir baştan bir başa kat eden bir nehir geçecek. O devirde o devleti idare edenler arasında Abdülillah veya Abdullah isminde ehl-i beytten birisi bulunacak. Bu zat, isyan eden bâğî bir cemaat tarafından katledilecek…"
İbn Abbas neye işaret etmişti?
İbn-i Abbas'ın bu yorumu okunuyor, ancak hangi hâdiseye işaret ettiği bilinmiyordu. 1958'de Irak'ta ihtilal oldu. O dönemde Bağdat'ın krokisi çizildiğinde şu tablo çıkıyor ortaya: Bir tepenin başında kurulmuş bir şehir ve bu şehri bir baştan bir başa ikiye bölen bir nehir. Enteresandır 1958 ihtilali döneminde devletin ikinci adamı konumunda olan ve Kral 2. Faysal'ın amcası Emir Abdülillah darbe yapan ihtilal kuvvetleri tarafından katledilecektir. Hatta o gün ihtilalin başında bulunan General Abdülkerim Kasım'a karşı merhum 2. Faysal ve Emir Abdülillah'ın taraftarları İbn Abbas'tan gelen bu rivayeti bir beyanname halinde Bağdat'ın sokaklarında yazılı olarak neşretmişlerdi. Şimdi İbn Cerir bin sene evvel bu hâdiseyi yazdı ve bir gün gelip de bu hâdise bütün çıplaklığıyla zuhur ettiyse artık bunu bütün bütün inkar etmeye mahal olmasa gerek. O zaman diyeceğiz ki, evet yaş ve kuru Kur'an'da her şey vardır ancak; tomurcuk halinde bulunan o şey, tomurcuğu gül halinde görene göre vardır veya o tomurcuğu açılmış şekliyle görene göre vardır.
24.11.2006 |
| • 2 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/11/2007 - Şeyhokrasi yazısının tahlili |
ŞEYHOKRASİ
İsminin sonuna “ci”, “cı” gibi ekler gelen hocalara itibar etmiyorum. Onların genel anlamda neler anlattığını da bilmiyor değilim. Bir çoğunu yüz yüze dinleme imkânım oldu. Onların anlattıklarından çok çevrelerinde oluşmuş kitleleri hangi mecralara götürdükleriyle ilgileniyorum. “Yeni dünya düzeni” adı altında global egemenlik hayali kuran batı, özellikle hedef kitle/ümmet olarak İslam’ı seçmiş ve bu yüce dini kendi normlarına uyarlayarak yeniden tanımlama yoluna gitmiştir. Bu konuda geçmiş milletlerden meşhur prototipleri de örnek aldığı söylenebilir: Firavun, Haman, Karun ve Bel’am…
Firavun Allah’a meydan okumuşluğun liderliğini, Haman fikir babalığını, Karun parasal destek boyutunu, Bel’am da dini sulandırarak kitlelerin gazını alan fetvalar boyutunu temsil etmektedir. Bu makalede son prototipin güncel takipçilerini, yani dini yozlaştırmada egemen güçlerin isteği doğrultusunda fetvalar verenleri mercek altına yatırmak istiyorum. Konuyu şahsileştirmek yerine genel anlayışı eleştirmek niyetindeyim.
Genel anlamda bütün dünya Müslümanları bir tek cemaattir. İslam ümmetini alt gruplara/cemaatlere bölmenin yolu tabulaştırılmış din önderleri oluşturmaktan geçer. Bu konuda uydurma nakiller de özel olarak hazırlanmıştır. Yüzyılın kurtarıcıları olağanüstü kerametlerle donatılmış, bu kerametlere methiyeler düzülmüş, özel olarak ilahiler bestelenmiştir. Öyle ki, özel törenlerde bu müzikal ayin metinleri yanık sesli hafızlarca nağmelendirilmiş, insanlar uyanmasın diye de aralara Kuran tilavetleri serpiştirilmiştir. Tabulaştırılmış bu şahsiyetlerin yaşayan silsilesi olan hoca efendiler de bu fabrikanın son ürünleri olarak tarih sahnesindeki yerini almaya devam etmektedir.
Plan şudur: Avamla muhatap olmak yerine liderle masaya oturmak, karşılıklı tavizler alıp vermek. Böylece özgür düşünce, yerini güdülme ve kayıtsız şartsız teslimiyete bırakmıştır. Bu “la yüs’el” liderlerin egemen olduğu tabloda slogan da belirlenmiştir: “O ne diyorsa o”. Bu cemaat oluşumları iç siyasette de tek vücut hareket etme kabiliyetine sahiptir. Hangi siyasi oluşuma destek verileceği yukarıdan inme talimatlarla belirlenmektir. Demokrasi fertlerin tek tek tercihlerini ortaya koyması anlamına gelir. Bu tepeden inmeci yönetim şekline belki “şeyhokrasi” denebilir ki, bu durum günümüzde tüm kurallarıyla işlerlik kazanmıştır. İnsanlara “bu konuda ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda cevaba “Hoca efendi bu konuda şöyle buyurdu….” diye başlanıyor. Bizi biz yapan özgür düşünceye ne oldu Allah aşkınıza? Batının ortaçağını yaşadığı, İslam’ın da bilim ve sanatıyla topyekûn dünyayı şekillendirdiği dönemlerde bizde var olan Allah’ın da emrettiği özgür ve bilimsel düşünce değil midir? İslam özgür düşünceyi öngörürken despot katolizm bilimi yasaklıyordu. Bu gün batıya mal edilen bütün bilimsel yasaların Müslüman bilginlerce temellendirildiğini ne yazık ki İslam dünyası hariç herkes biliyor.
Güncel bir örnek vermek istiyorum. Birkaç yıl önce Beyan Yayınlarından çıkan Yılmaz Yunak’ın “Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi” adlı eseri kısa sürede okundu ve sahiplenildi. Ancak ne olduysa oldu, ümmeti özgür düşüncesiyle baş başa bırakmak istemeyen hoca efendiler tekere taş koymakta gecikmediler ve 1. baskıyı yapan Beyan Yayınları da dahil olmak üzere hiçbir İslami Yayınevi 2. baskıyı çıkarmaya yanaşmadı. Yılmaz Yunak son yazdığı “Kuran’daki Maymun” adlı kitabını da yayınlayacak yayınevi bulamıyor. Kendi imkânlarıyla kurduğu Kozmos Yayınevinde bastığı bu eserini bana gönderme inceliğinde bulundu. Ben de bu eserini tanıtıcı bir yazı yazacağımı kendisine söyledim. Bana cevabı şu oldu: “Bu kitap yüzünden başının ağrımasını istemiyorum. Binlerce yıllık köhne yorumlarla beyni sulanmış kimi insanların bu kitaba zerre kadar tahammül gösterebileceklerini sanmıyorum; benim için üzülmeni istemem”. Dostumun önerisini dikkate aldım ve bu tanıtımı bir başka bahara bıraktım. Şu kadarını söylemekle yetiniyorum: İnsanın maymundan evrimleştiği fikrini Darwin’den 800 yıl önce ünlü İslam âlimleri İbni Miskeveyh (öl.1030) ve Biruni (öl. 1051) ortaya atmış ve bunu Kuran ışığında kanıtlamaya çalışmışlar. Burada bir ön görüde bulunmak durumundayım. Evrim konusunda yazılmış bir eseri bırakın savunmayı sadece dillendirmek bile topun ağzında olmak için yeterli bir sebeptir. Yine de merak edin ve okuyun, okumaktan zarar gelmez. Yeter ki okuduktan sonra “Yunakçılar” cemaatine doğru yelken açmayın. Eski veya yeni hoca efendileri mercek altına alma gayretim kimi çevrelerce “Hevasını ilah edinmişlik” ve “beyni oryantalistlerce iğfal edilmişlik” olarak değerlendirilse de elimi taşın altına koyup geri kalmışlığımızın sebeplerini irdelemek zorundayım. Çünkü yapmak zorunda olduğumuz halde yapmadıklarımızdan ve yapmamak zorunda olduğumuz halde yaptıklarımızdan sorumluyuz. Sevgili Yılmaz Yunak’ın deyimiyle herkes gibi biz de “Levh-i mahfuza naklen yayın yapıyoruz… Dua ve selam…
Adem Göksügür İzmir 1989
Mezkur yazının netice-i meramı son paragrafta olduğu için, son paragraf üzerine konuşmakla yetineceğim.Yazının genel mantuku ve delalet ettiği manası "geri kalınmışlık". Dikkat buyurulursa, günümüzde ziyadesiyle bir geri kalınmışlık,ezilmişlik psikolojisi yaşanmaktadır. Bu geri kalınmışlık,eziklik psikolojisiyle birşeyleri sorgulamaya, mercek altına yatırmaya gerek duyanlar, kendi tasavvur dünyalarında belirledikleri olgularla savaşmaya karar veriyorlar. Bunun sebebi ise geri kalmışlığını birilerine atfederek kendisini aklama çabasıdır. Halbuki, bu herkesce malumdur ki birileri suçlanarak ve sadece bununla yetinilerek bir yerlere gelinmez. İslam alemi bu sorgulamayı, kendini suçlamayı ve nefs-i muhasebe yapmayı son 200 senedir ziyadesiyle yapmakta, lakin fiiliyat noktasında tembellik göstermektedir. Bu yazdığımız son satırlar bile kendi içinde geçmişi sorgulamaktır, sorgulayanları, fiiliyata geçmeyenleri suçlarken kendimizde aynı vartanın içine düşüyoruz.
Efendim birileri, birşeyler suçlanmalı ki islam alemi aklanmalı veyahut nefisler manüpüle edilmeli. Bu suçlamada her grubun kendi içinde farklı hedefleri bulunmaktadır. Bir grub, Kur'an'ın tarihselliğinden bahis vurur, başka bir grub mezheblerin dinleştirilmesinden dem vurur, daha başka bir grub tasavvufun verdiği rehavetten dem vurur ve böylece kendilerince geri kalmışlığı (bu da kendilerince dert edindikleri birşey) birşeylere nispet ederek kendilerini rahatlatıyorlar.
İmdi islam coğrafyasının şu anki vaziyetinin içler acısı olduğ izahtan varestedir! İktisad sıfır, ilim, bilim , sanat, edebiyat sıfırın altında, buna karşılık batı denilen coğrafya ve dahi onun ortaya koyduğu bir medeniyet var ki mezkur hususlarda onların durum çok daha iyi. İslam aleminin geri kalmışlığını sorgularken, islam aleminin bilfiil geri kalmışlık, avrupayı ise geri kalınan olarak tayin ediyor. Derrida'nın dediği gibi "önyargısız anlama olamaz."
Benim bu yazıdan anladığım " islam aleminin geri kalmışlığı,geçmişin sorgulanamamasına bağlanmakta". "geri kalmışlık" mefhumunda avrupanın geri kalınan olarak tayin edilmesi, islam aleminin ise geri kalan olarak tayin edilmesi yeterli değildir. Avrupayı'da islam alemini de kısacası idealar alemi hariç tüm insan topluluklarını içeren bir "de******ion" üssü bir tespit gerekmektedir. Eğer ki "İslam Alemi" birşeylerin gerisinde kalmışsa, bu geri kalmışlık avrupa içinde geçerlidir. Burada geri kalınan "İslam" geri kalanlar ise tüm insanlıktır. Ferdi manada bir ilerilik söz konusu olabilir, lakin ferdi oluşumlar, büyük insan kütlesine nispeten derya da katre gibidir.
Yazarın, geçmişi sorgulamaktan çekinmesi ve mütekaddimun veyahut müteahhirun ulemayı geçmişi sorgulamamakla yaftalaması birazda araştırmamasına bağlıdır. Zira, islam aleminde "tenkit" başlı başına bir ilim dalı haline gelmiştir. Kendisinin bu sorgulamadan çekinmesi ise, islam'ın düsturlarıyla bağdaşmamaktadır.
Allah yolunda cihat ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar (maide 54)
Velhasılı kelam, ez cümle; Tüm insanlık geridedir, bu geri kalmışlığı neyle bağdaştırdığınız ise önemlidir. Bir müslümanın geri kalmışlıktan kastı, kendi içinde farklılıklar arz edebilir, lakin geri kalınan "Kur'an", "Sünnet"tir daha genel bir başlık ile "İslam"dır. O'nun içinde teknolojiyi bulursunuz, tıbbı bulursunuz,fenni bulursunuz vb. pozitif tüm ilimleri bulursunuz.
Hikmet mü’minin yitik malıdır; bu mal, şer ehlinin elinde olsa bile onu alması gerekir.
Konuya dair bir link ile yazımızı noktalamak istiyoruz: http://www.darulhikme.org/soylesi/esifil_sdemirel.htm |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/11/2007 - Biri "din özgür düşünmemi engelliyor derse.." ne yaparsınız? |
Biri "din özgür düşünmemi engelliyor derse.." ne yaparsınız?
y- Din özgür düşünmemi engeliyor ?
x- Din ayrı bir kavram, özgürlük daha başka bir kavram, düşünmek ise bir fiiliyattır. Din kavramına yüklediğiniz mana ile özgürlük kavramanı nispet ettiğiniz mana birbiriyle örtüşmezse sorun başlar. En baş bu kavramların cevaplanması gerekmektedir. Din nedir ? Özgürlük nedir ? Düşünmek nedir ?
x -Bu kavramların cevabını vermeyeceğim size..
y- neden ?
x- Zira benim vereceğim tanımlar doğrultusunda düşünmeye başlarsanız, gene özgür düşünmemiş olursunuz!
y- evet doğru, kendim bulmalıyım cevapları
x- lakin bulacağınız hercevap size ait olmadığı müddetçe, köleleşmeniz demektir. Zati, doğduğunuzdan beri köle düşünceler ile gelişmediniz mi ? Bardak, bardağın bardak olduğunu belirleyen sizmiydiniz ?
y-hayır
x- Birilerinin yönlendirmesiyle, yani adetsel bilgiyle bardağa bardak dediniz. Daha hayatınızın ilk dönemlerinde özgür düşünme yeteneğinizi kaybetmişsiniz. Kaybettiğiniz bu yetiyi, din'e nispet etmeniz büyük bir vehamettir.
Size şöyle bir formül vereyim ; Din, özgürlüğü kapsar, özgürlük düşünmeyi kapsar. Özgürlük tarafından kapsanan düşünce, din tarafından selamete erdirilir. İşte bu noktada, alacağınız yardımlar (yönlendirmeler) sonucunda doğru manaya ulaşacaksınız. Hiçbir akıl kılavuzsuz doğruyu bulamaz.
Şimdi öz eleştiriye geçelim: Peki, biz insanlar ne derece doğal yaşıyoruz ki? Bizler de suni bir ortam içinde kendi kendimizi hem evcilleştirdik, hem de köleleştirdik. Suni bir metal kutuya binip, suni taş binalarda çalışıyor ve yaşıyoruz. Suni gıdalarla besleniyoruz ve suni bilgilerle TV denilen aletten bilgileniyoruz.
Bu durumda özgür olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Ne zaman tatil yapacağımız bile belli. Evcilleşmenin sonucunda sorumluluk değil, bağımlılık oluşur. Hem evcilleşen hem de evcilleştiren birbirine bağımlı duruma gelir. Bu tür sorumluluk insanı köleleştirir. Asıl sorumluluk insanın kendine karşı duyduğu sorumluluktur.
Büyük şehirlerde evcilleşmiş insanlar ilk fırsatta birer asi sorumsuz canavara dönüşüyorlar. İşte bütün gün çalışıp köleleşen insanın trafikteki durumu. Her biri bir trafik canavarı. Birçok nedeni olsa da asıl neden kendilerine karşı sorumluluk duymamaları. Sorumluluk demek öz-kontrol demektir. Oysa ki öz-sorumluluk hissetmeyen insan, aynen çocuk gibi, bencil bir davranış sergiler.
Biz çocuklarımıza önce öz-sorumluluk öğretelim. Gerisi kolay.
y- haklısınız...
x- haklı olmam için, senin haksız olman gerek. Haksız olduğun yerde ise, hakka tabi olmalısın. Hakk'ın yegane temsilcilerinden olmayı üstlenen bizlere (müslümanlar) tabi olman temennisiyle...
Selam ve dua ile.. |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
25/11/2007 - Üstad Abdulfettah Ebu Gudde |
|
1917'de Suriye'nin Halep şehrinde doğan Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi, ilk öğrenimini Halep'te, orta öğrenimini Hüsrev Paşa Medresesi'nde tamamladı. 1948 yılında el-Ezher'in Şeria Fakültesi'ni bitirdi. El-Ezher'in Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde "Eğitim Metodolojisi" üzerine ihtisas yaptı. 1961 yılında Şam Üniversitesi Şeria Fakültesi'nde öğretim üyeliğine başladı. 1965 yılında Suudi Arabistan Riyad Şeria Fakültesi'ne intikal etti. 1966 yılında Suriye'ye döndüğünde Baasçılar tarafından hapsedildi. Bir yıl hapiste kaldı. Şeria Fakültesi'nde on yıl profesör unvanıyla Hadis, Hadis Usûlü ve Fıkıh Usûlü dersleri verdi. Öğretim üyeliği yanında Hadis, Hadis Usûlü, Kuran İlimleri, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Akaid, Tasavvuf, Arap Dili ve Edebiyatı, Tarih, Teracim (Bibiliyografya) Eğitim ve Öğretim Metodlarıyla ilgili 70'den fazla te'lif veya tahkik eseri neşretti. Uluslararası pekçok konferansa katıldı. İlmi tebliğler sundu. 16 Şubat 1997'de Riyad'da vefat etti. Bu büyük alim hakkında, MÜ İlahiyat Fakültesi'nden Dr. Halil İbrahim Kutlay'ın yazısını yayınlıyoruz.
9 Şevval 1417, 16 Şubat 1997 Pazar... Esefle, elemle, acıyla dolu bir gün... Bugün İslâm âleminde bir benzeri daha bulunmayan büyük bir âlimi, değerli bir zatı, kıymetli bir şahsiyeti kaybettik... Büyük muhaddis, fakîh, edîb, hatip, ilim, fikir ve dâva adamı, edeb, ahlâk ve fazilet timsali muhterem Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi'yi kaybettik.
O hakikaten Peygamber vârisi olan mübarek âlimlerden biriydi. Onun şahsında Peygamberimiz (s.a.v)'in "Alimler Peygamberlerin varisleridir" hadis-i şerifinin tecelli ettiğini görüyorduk. O Peygamber varisi bir âlimin müstesna vasıf ve hususiyetlerini taşıyordu.
Elbette Halid bin Velid gibi değerli bir sahabînin neslinden gelen bir zata yaraşan bu idi. Allah'ın kılıcı, cesur, kahraman ve yiğit sahabînin böyle mübarek, muhterem ve mücahid torunu olacaktı.
Rabbine kavuşan bu değerli âlimi, bu salih zatı, bu mübarek şahsiyeti bu duygularla rahmetle anıyor, hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserlerini zikrederek rahmete nail olmak istiyoruz...
Mükemmel bir alim
Günümüzde Müslüman gençlik, dört dörtlük bir İslâm âlimi görmek ve tanımak istiyor. Karşısında tarihte olduğu gibi her yönüyle mükemmel olan "hakikî âlim" görmek istiyor. Hani gençlerimiz haksız da değiller... İslâm alimi, ilim adamı olduğu kadar, dâvâ adamı olmalıdır. Araştırmacı ruha sahip olduğu gibi İslâmî yaşayışı ve takvasıyla da örnek olmalıdır. Hem tavizsiz bir şahsiyet, hem de itidal sahibi bir zat olmalıdır. Dünya ve ahiret dengesini kurabilen, ihlaslı ve çalışkan, şuurlu ve cihad ruhlu, tek kelimeyle sahabe-i kiram misali olmalıdır. Zamanımızda böyle mükemmel İslâm âlimleri yok değil, ama sayıları az... Dün ülkemizde ve İslam âleminde böyle değerli âlimler çoktu, ama bugün geçmişe göre maalesef mahrumiyet içindeyiz. Akademisyenlerden, ilim adamlarından pekçoğu takva ve ihlastan mahrum... Takva erbabından pekçoğu ise ilmi araştırma ve incelemelere pek değer vermemekte... İlimle takvayı birleştiren âlimlerimiz ise pek fazla değil...
Muhterem M. Emin Saraç hocamızın derslerinde sık sık tekrar ettiği bir cümle vardır:
"Siz talihsiz bir zamanda dünyaya geldiniz. Siz her şeyi nümûne olan hakikî âlimlere yetişemediniz. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zahid el-Kevserî Efendi, Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhî Efendi, Gümülcineli Mustafa Efendi, Bekir Haki Efendi, Mahmud Sami Efendi, Ali Yekta Efendi, Fuat Efendi... ve diğerleri ne mübârek zatlardı!.."
İşte Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi kendisinde ilimle takvayı birleştiren mübarek bir âlimdi. Değerli İslam Alimi Ebu'l-Hasen en-Nedvi onun hakkında: 'İlimlerdeki çeşitliliği, imî dirayeti, isabetli görüşleri ve himmetinin yüceliği ile selef âlimlerinin hatırası, rabbani, mürebbi âlim' ifadelerini kullanmaktadır.
Üstad Ebu Gudde hadisle fıkhı birleştirmişti. Ahkam hadislerini şerh etmedeki mahareti bunun açık delili idi. Hem Hanefi, hem Şafii fıkhını tahsil etmişti. Fıkıh'ta hocaları arasında Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Mustafa Ahmed ez-Zerka, Mahmud Şeltut, İsa el-Beyanuni, Muhammed Hıdır Huseyn, Yusuf ed-Dicvi gibi meşhur âlimler bulunuyordu. Hocası Mustafa ez-Zerka Ebu Gudde'nin Fıkıh istîdadını keşfetmiş ve onu Suriye'de Fıkıh Ansiklopedisi hazırlamakla görevlendirmişti.
Hadis, Fıkıh ve Edebiyat üstadı
İslâmi ilimlerin hemen her birinde (Hadis, Hadis Usûlü, Kuran ilimleri, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Akaid, Tasavvuf, Arap Dili ve Edebiyatı vs.) söz sahibi idi. Ancak onun asıl ihtisas alanı "Hadis ve Hadis Usûlü" idi. Eserlerinin çoğu Hadis, Hadis Usulü, Cerh ve Ta'dil, Teracim gibi hadis ilimlerinde idi.
O kelimenin tam anlamıyla "Muhaddis" idi. Hem de dünyada şu anda benzeri pek az bulunan muhaddislerden biriydi. Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Irak, Fas, Yemen, Pakistan ve Hindistan'da kendisinden ders ve icazet aldığı yüzü aşkın hocaları arasında Muhammed Zahid el-Kevserî, Ahmed Muhammed Şakir, Abdülvehhab Buhayrî, Ahmed b. Sıddîk el-Gumarî, Muhammed Ragıb et-Tabbah gibi muhaddisler çoğunluktaydı.
Ancak Üstad Ebu Gudde hadisle fıkhı birleştirmişti. Ahkam hadislerini şerh etmedeki mahareti bunun açık delili idi. Hem Hanefi, hem Şafii fıkhını tahsil etmişti. Fıkıh'ta hocaları arasında Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Mustafa Ahmed ez-Zerka, Mahmud Şeltut, İsa el-Beyanuni, Muhammed Hıdır Huseyn, Yusuf ed-Dicvi gibi meşhur âlimler bulunuyordu. Hocası Mustafa ez-Zerka Ebu Gudde'nin Fıkıh istîdadını keşfetmiş ve onu Suriye'de Fıkıh Ansiklopedisi hazırlamakla görevlendirmişti.
Tahkik ettiği eserler arasında fıkhî eserler önemli bir yer tutuyordu. O aynı zamanda değerli bir fıkıh ve fıkıh usûlü âlimi idi. Aliyyü'l-Kari (öl.1014)'nin Fethu Babi'l-İnaye kitabı ile İmam Karafi (öl.684)nin el-İlham kitabının tahkiki, üstadın fıkıhtaki üstün melekesini açıkça ortaya koymaktadır.
Üstad Ebu Gudde (37 yıl hizmetinde bulunan seçkin talebesi Muhammed Avvame'nin ifadesiyle): Arap Dili ve Edebiyatı'nda "hüccet" (otorite) şahsiyet idi. Sarf, Nahiv, Belagat ilimlerinde mütehassıs idi. Derin ilimle edebi kabiliyeti bir arada toplaması ile bize İmam Evzai'yi hatırlatıyordu. Kelimeleri bir edîb ve şair edasıyla yerli yerinde kullanırdı. İlmi vukufiyet ve edebi inceliklerle dolu tatlı bir hitabet üslubu vardı.
Alimlere hürmetkardı
Abdülfettah Ebu Gudde Hocaefendi İslâm âlimlerine karşı son derece hürmetkâr, vefakâr, sonsuz takdir ve minnet duyan bir kimse idi. Zarif imî tenkitler dışında âlimlere hata nisbet etmekten, âlimler hakkında basit ve aşağılayıcı ifadeler kullanmaktan son derece sakınırdı.
Kendisine bir defasında İmam-ı Azam'a nisbet edilen "Darü'l-Harbde faiz alınabilir" şeklindeki ictihad hakkındaki görüşü sorulmuştu. Bu babda imameynin kavlinin tercih edildiğini söylemiş, "Bu ictihad İmam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh'in bir ecir kazandığı ictihadlardandır" şeklinde latif ve mânâlı bir ifade ile cevap vermiş, müctehidlerin hata ettiklerinde bir ecre nail olacakları gerçeğine işaret etmişti.
Tükiye Müslümanları'nın son otuz yılda yeniden İslâm davasına sahip çıkmaları onu çok sevindiriyor, Türkiye'deki İslâmî, ilmî, kültürel, siyasi ve sosyal çalışmaları gönülden destekliyordu. İslami cemaatler, cemiyetler, meşrepler ve guruplar arasında yapıcı ve birleştirici görüşleri nakleder, yıkıcı ve ihtilafı körükleyici görüşlere asla itibar etmezdi.
Çilekeş bir dava adamı
Konuşmaları canlı ve dinamik idi. Selef Alimleri, İslam Davası, İslam Gençliği konuları en çok işlediği konulardı. Suriye parlamentosunda bir müddet milletvekili olarak bulunmuş, cesaretli tavırları, korkusuz konuşmaları, açıksözlülüğü, geniş ufku ve isabetli görüşleriyle tanınmıştı. İslâm dâvâsına ihlasla bağlılığı sebebiyle Baasçılar tarafından birçok ilim, fikir ve dâvâ adamıyla birlikte hapsedilmiş, Tedmür Hapishanesi'nde bir yıl tutuklu olmuştu. Hayatının büyük bir bölümünü (30 yılını) gurbet diyarında devamlı Suriye mercîleri tarafından takibat altında tutulma tedirginliği içerisinde geçirmiş, bir müddet Suriye Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın İrşad Başkanlığı'nı üstlenmişti. O Hasan el-Benna ideâlinin ihlaslı bir neferiydi.
Bütün bu çile ve sıkıntı dolu zor şartlar altında bile İslâm dâvâsına hizmeti canla başla yürütmüş, ilim adamlığı yanısıra fikir, dâvâ ve aksiyon adamı olarak yılmadan ve usanmadan çalışmıştı.
Üstad Ebu Gudde ilmî tarafsızlığa özen gösteren, objektif ve tutarlı ifadelerle daima gerçekleri söyleyip yazan başarılı bir akademisyen, gerçek bir ilim adamı idi. Ama kendisini sadece kitaplara veren, sadece kitaba gömülen, çevresinden ve içinde bulunduğu toplumdan habersiz yaşayan biri değildi. O dünyadaki İslâmî cemaatlerle, İslâmî hareketlerle, İslâmî çalışmalarla yakından ilgilenirdi.
Tükiye Müslümanları'nın son otuz yılda yeniden İslâm davasına sahip çıkmaları onu çok sevindiriyor, Türkiye'deki İslâmî, ilmî, kültürel, siyasi ve sosyal çalışmaları gönülden destekliyordu. İslami cemaatler, cemiyetler, meşrepler ve guruplar arasında yapıcı ve birleştirici görüşleri nakleder, yıkıcı ve ihtilafı körükleyici görüşlere asla itibar etmezdi.
Şeyhülilâm Mustafa Sabri Efendi'nin "Düzenli olan batıl, düzensiz olan hakka galip gelir" ifadesini sık sık tekrar eder, Müslümanlar'ın savundukları gerçeklerin müesseseleşmesi, hayata geçirilmesi ve yeniden cihan hakimiyetinin kazanılması için canla başla çalışmaları gerektiğini anlatırdı.
DR. HALİL İBRAHİM KUTLAY |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/11/2007 - İslam Hukuku |
İslam hukuku (fıkıh), bugün üzerinde en çok fırtına kopartılan, gelenekçiler ve modernistler diye ayrılan,İslam'ın ana ilim dallarından biridir.Üzerinde fırtına kopartılan bu ilim dalının üzerinde durulması gerektiğine inandığımız için, elimizden geldiğince çeşitli kaynaklardan faydalanarak ve bitirme tezinden yola çıkarak, konuyu buraya iktibas etmeye çalışacağız.
Hukuk, Dilimize Arapça'dan geçmiş olup "Hak" kelimesinin cemisidir. Birbirinden farklı iki manası vardır, ikisi de "sabit olma" ve "vacib olma" manaları etrafında döner.
Örnek vermek gerekirse; "Şüphesiz ki o vaat insanların çoğuna hak olmuştur." (Yasin suresi ;7) ayetinde "sabit oldu" ve "vacib oldu" manasındadır.
“Hakkı gerçekleştirmesi ve batılı ortadan kaldırması için”(Enfal suresi:8) ayetinde sabit olması ve ortaya çıkması manasına ” hak geldi batıl yok oldu ” (İsra suresi;81) sâbit ve var olan şey manasına “ Boşanan kadınların örfe göre birtakım eşyaları alma hakları vardır, bu takva sahipleri üzerine bir haktır” (Bakara suresi ;241) ayetinde “onların üzerine vâciptir” manasına gelir. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, çev:Ahmet Efe,10.C. ist. ,Feza yay. , 1994, C:1 , s. 11,12)
Hakkın bir başka manası “salâhiyet” ve “iktidar”dır. Mülk Hakkı, Alacak Hakkı, Babalık Hakkı ,Velayet ve Vesayet Hakkı gibi tabirler de bu manadadır. (Hayrettin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, ist., Nesil Yay. ,Ty s:21)
Hayrettin Karaman aynı eserinde, Hukuku şöyle tarif etmektedir; Hukuk, cemiyette nizam tesis eden ve müeyyidesini amme vicdanının reaksiyonunda ve bu reaksiyona tercüman olan devletin maddi icbar kuvvetinde bulan kâideler manzumesidir.(aynı eser sahife 23)
Bizim burada işlemek istediğimiz ise İslam hukuku tabiriyle kasıd edilen "fıkıh"tır. Fıkhın kelime manası; Birşeyi bilmek ve anlamaktır. Müçtehitlerin tafsili şer’i delillerden istinbat ettiği şer’i-ameli hükümlerdir.(Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, Çev: İbrahim Kafi Dönmez, 2.bs., Ank., 1996, s.27 )
devam edeceğiz inşaallah... | |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
Pek çok konuda olduğu gibi İslami anlama konusunda da bütün problem aslında bizim algı sistemimizden kaynaklanmaktadır. Geçmişi sağlıklı okumanın yolu, hiç şüphesiz geçmişi kendi şartları içinde anlamaya çalışmaktan geçer. Selef'in Kur'an'a, Sünnet'e, ibadete, hayata, ölüme bakışı ile bizimki arasında bir "uyumsuzluk" varsa, yapmamız gereken, geçmişi bugünün parametreleriyle ölçmeye kalkmak değil, yapabiliyorsak bizi geçmişin dünyasına götürecek zihnî bir yolculuğa çıkmaktır...Yapamıyorsak, ibret,öğüt alıp susmaktır..
Kategoriler
GenelHadis ve SunnetilmihalKuran ve TefsirSaglikSiirSoylesi
Arkadaşlarım
• Mansur • harikalardiyari10 • kalbeinennur • kaydedilenler • orkunintifada • aisece • aydinli09 • Rahmetli645 • yolcuhmevlayagider
|